Geçen hafta yayınlanan “Gıda ve enerji milli güvenlik meselesidir” başlıklı yazımızdan sonra CHP’de siyaset yapan bir dostumuz aradı. Özetle ve mealen bu konularda esas yetki ve sorumluluğun devlette olduğunu, mevcut iktidarın da fabrikaları kapatmak suretiyle problem ve problemleri büyüttüğünü, benim de işin o tarafına hiç değinmediğimi söyledi.

İşin devlet tarafına değil sivil halk tarafına dair kafa yorup kelam ettiğim doğruydu. Tabii ki bu tercihimin sebepleri vardı:

Birincisi, bizim toplum haddinden fazla devletçi bir zihniyete sahip. Her konuda olduğu gibi ekonomik kalkınma hamlelerini de önce devletten (tamamen de diyebiliriz) bekliyor. 20 yıldır devam eden mevcut iktidarın tarım ve ekonomi politikaları elbette tartışılır, tartışılmalıdır da. Bizim de bir sürü eleştirimiz var. Fakat bizim aşırı devletçi toplum, devletin özellikle ekonomi politikalarındaki yanlışlarını dile getirdiğiniz zaman oturuyor aşağı, yazınızı ya da söyleminizi ağlama duvarına çeviriyor. Kimsenin aklına “Devletten hayır yoksa biz ne yapabiliriz?” şeklinde bir soru gelmiyor. Birkaç hafta önce derneklerin (yani sivil iradenin) Milli Mücadele’de önemli rol oynadıklarını yazmadık mı? Öğrenilmiş çaresizlik denen şeyin bu kadarı fazla değil mi? Sizin anlayacağınız, devletten şikâyet edip de yazımı ağlama duvarına çevirmenin kimseye bir faydası olmuyor. O yüzden sivil iradeye sesleniyor, halkın kendi bilinç ve inisiyatifiyle yapabileceklerini âcizane araştırıp incelemeye çalışıyorum.

İkincisi, o da birinci maddeyle fena halde ilişkili. Diyelim ki devlet fabrika açtı, halkı üretime teşvik etti, bir kısım vatandaş da fabrika için hammadde üretmeye başladı. Bir süre sonra bir de bakıyorsunuz ki, 100 kişinin çalışması gereken fabrikada tam 500 personel var! Yaşamadığımız, görmediğimiz şey değil. Vatandaşta bu devletçi zihniyet olduktan ve üretiminin önemini kavramadıktan sonra hangi hükümet olursa olsun bundan kurtuluş yok. Devlet o kadar kutsal ve yüce bir varlık ki, onun bir köşesine kapağı attınız mı kurtuldunuz demektir. O ne yapar eder, bulur buluşturur, sizi bakar. Kimse değirmenin suyunun nereden geldiğini düşünmez. Oy verdiği siyasetçiye baskı üstüne baskı yapar, yakınını o fabrikaya sokturmaya çalışır, red cevabı alınca bozulur, bir daha oy vermemekle tehdit eder. Siyasetçi bir daha seçilmek istiyorsa vatandaşın talebini (!) yerine getirir, bu durum genelleşince ekonomi her seferinde olduğu gibi patlar. Üretmeden tüketmenin kaçınılmaz sonu budur.

Hasıl-ı kelâm, iş dönüp dolaşıp yine vatandaşın zihniyetinde bitiyor ve ben de bu yönde olumlu bir dönüşüm için çaba sarf ediyorum. Siyasetçi dostumuzun iktidara geldiklerinde fabrikalar kurarak ülkeyi üretim üssüne çevirmek gibi bir hayali varsa şimdiden bir tercih yapması gerekiyor. Ya seçmenden gelen işe alma baskısına boyun eğip her şeyin aynı tas aynı hamam devam etmesine razı olacak ya da kimseye eyvallah etmeyip idealleri uğruna mücadele verecek ama bir daha seçilemeyecek. Ya da benim sesime kulak verip vatandaşta üretim bilincinin yerleşmesi için gayret edecek. Başka bir yol ne yazık ki yok.

Memleketin fındık meselesi

Geçtiğimiz günlerde Sayın Cumhurbaşkanı fındık alım fiyatını açıkladı. Bana göre fiyatın önemi yok. Çünkü fındıkta hemen her tarım ürününde olduğu gibi ciddi bir verim ve kalite problemi var. Türkiye’nin dönüm başına fındık verimi ortalama 84 kg. Bu rakam Amerika’da 221, Gürcistan’da 180, Azerbaycan’da 122, İtalya’da 157 kg. Ekonomik açıdan bakılırsa bahçeye girmeye değmez. Devlet fındığa iyi fiyat versin. Tamam, sonra? Sonrası yok. Yazının başındaki örnekte dediğimiz gibi, devlet baba bulsun buluştursun versin. Nasıl bulacak, nereden bulacak, hiç önemi yok. Hâlbuki ıslah çalışmalarıyla fındıktan çok daha fazla verim almak mümkün. Mesela bazı noktalarda düzenlenen örnek bahçelerde verimin 300 kg olduğunu öğreniyoruz. Üç-dört kat fazla fındık üretip, daha fazla kazanmak istemiyor musunuz?

Yok. Onunla kim uğraşacak, devlet iyi para versin.

Bu kafayla hiçbir yere varamayız.