Emanullah Tüfekçioğlu, 1962 yılında Trabzon’un Köprübaşı
ilçesine bağlı Beşköy Mahallesi’nde 9 çocuklu bir ailenin
7. çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşta babasını kaybeden
Tüfekçioğlu, annesinin fedakârlıklarla kendilerini baktığını ve
okutmak için de her türlü desteği verdiğini gözleri dolarak anlatıyor.
Zira yaklaşık 4 ay önce kaybettiği annesine çok şey borçlu olduğunu
çok iyi biliyor. Öyle değil midir Karadeniz kadını… Eşini kaybetse de on
tane çocuğu da olsa hayata daha sıkı sıkıya tutunur ki çocuklarını bakıp
büyütebilmek, onları memlekete iyi birer evlat olarak yetiştirebilmektir
tek gayesi. İşte Emanullah Tüfekçioğlu’nun annesi de Karadeniz’in o
sembol isimlerinden birisi sadece.


Emanullah Tüfekçioğlu, okuyabilmek için her gün kat ettiği 5 kilometrelik
yolu belki de bugünlere uzanan hayat yolu olduğunu bilmeden
hiç bıkmadan, usanmadan gitti geldi. Gazeteci olmak idealiydi ama
son anda tercih değişikliği ile öğretmenliği yazarak kendisini bugünlere
taşıyan yolu seçti. Ve ‘iyi ki öyle yaptım’ diyerek de tercihinin doğruluğunu
dile getiriyor. Uzun yıllar Millî Eğitim’de çalıştıktan sonra özel
eğitim kurumuna geçerek başarılı hizmetlere imza atan Tüfekçioğlu,
şimdilerde yine aynı özel eğitim kurumunu temel liseye dönüştürerek
yoluna devam ediyor.


Trabzon Ticaret ve Sanayi Odasının son seçimlerinde kazanan listenin
karşısında olmasına karşın ortaya çıkan tablo onu mevcut yönetime
kadar götürdü. Ve şimdi o yönetimle çok uyumlu bir çalışma
sergileyerek aynı zamanda gelecek adına da iyi bir örnek sergiliyor.
Tüfekçioğlu, aynı zamanda TTSO Eğitim ve Danışmanlık Hizmetleri ile
Kırtasiye Ürünlerinin Ticareti Meslek Komitesi Başkanlığı görevini de
yürütüyor.


Recep Yazıcıoğlu, Adnan Kahveci gibi Türkiye’ye mâlolan isimlerin
çıktığı Beşköy Mahallesi ile gurur duyduğunu her fırsatta dile getiren
Tüfekçioğlu, ikisi erkek, birisi kız üç çocuk babası. Zaman zaman duygusal,
zaman zaman eğitici ve bir o kadar da keyifl i bir röportajı sizler
için hazırladık.


Emanullah Bey, bize anne-babanızı, ailenizi ve çocukluğunuzu anlatır
mısınız?


Babam uzman onbaşı olarak çalıştı ve 10 yıl karakol komutanlığı
yaptı, daha sonra Köprübaşı’nda fotoğrafçılık yaptı. Ben 10 yaşındayken
de (1972 yılında) babamı kaybettim. Annem hiçbir yerden destek
almadan büyük sıkıntılar içinde bizi bakıp büyüttü. Okuryazarlığı bile
olmayan annem hakikaten çok sıkıntılar çekti bizi bakıp büyütebilmek
için. İlkokulu köyde, ortaokulu Köprübaşı’nda okudum. Köprübaşı’nda
ortaokulda okumak için her gün 5 km yolu gidip geliyorduk. Liseyi
okumak için de Trabzon’a geldim.


O dönem köyde iki grup çocuk vardı ya annesi babası Almanya’da
olanlar ya da köyde kalanlar. Biz okumaya mecbur kısımdaydık. Liseyi
okumak için Trabzon’a geldiğimde de pansiyonda kalıyordum.
KTÜ Fizik Öğretmenliği Bölümü’nü kazandım ve üniversiteyi
okurken Yenicuma Mahallesi’nde oturan ablamda kaldım. Mezun olduktan
sonra 1986 yılında ilk görev yerim Gaziantep’in Kilis ilçesi oldu
ve orada göreve başladım. Bir sene sonra Zonguldak Kozlu Lisesi ve
arkasından bir rotasyon sebebiyle Van’da bir okula öğretmen olarak
atandım ve bir yıl da orada kaldım.


Arkadaşlarımın tavsiyesiyle fen lisesi öğretmenliği sınavlarına girdim
ve kazandım. 1991-1994 yılları arasında Yomra Fen Lisesinde öğretmenlik
yaptım. Gençliğin de verdiği heyecanla o dönemin popüler
dershanelerinden biri olan Işık Dershanesinden gelen teklifi kabul ettim.
Yedi yıl da orada görev yaptıktan sonra kendimiz dershane kurmaya
karar verdik. İlke Birey Dershanesini kurduk. Dershanelerin kapatılmasından
sonra da İlke Birey Temel Lisesi olarak yolumuza devam
etme kararı aldık.


KİMSEYE İHTİYACIM OLMADAN KENDİ AYAKLARIMIN ÜZERİNDE
DURMAYI ÖĞRENDİM


Beşköy’den Trabzon’a gelince adapte olmakta zorlandınız mı?
Tabii ki çok farklıydı. Ancak ben çok da uyum süreci yaşamadım,
kolay da oldu. O dönem anarşinin kol gezdiği zamanlardı. Biz kendimizi
o ortamlardan uzak tutmaya çalıştık ve bunda da başarılı olduk.
Elbette ki bizim de siyasi bir düşüncemiz vardı ancak açıkçası o dönem
çok da siyasi oluşumların içinde olmadım. Bu yüzden biz hep mücadele
ettik. Çünkü nereden geldiğimizi biliyorduk. Köyden gelmiş ve sudan
çıkmış balık misali olmamıza karşın çok da zorluk yaşamadık. Kimseye
ihtiyacım olmadan kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendim.


Çocukken bir idealiniz var mıydı?


Olmaz mı? Benim de idealim iyi bir gazeteci olmaktı. Hattâ sınavlardan
sonra tercihleri yaparken son anda fi krimi değiştirip öğretmenliği
yazdım. Ancak bugüne kadar bundan hiç pişmanlık duymadım. İyi
ki fi krimi değiştirmişim ve iyi ki öğretmen olmuşum diyorum. Şunu
söylemek istiyorum; çocuklukta yaşadığım o zor şartlar bana ayakta
durmayı öğretti. Şimdiki gençlere bakıyorum, şehir dışında okumak
için orayı yazdığı zaman anne-babada ‘yapamaz’ şeklinde bir ön yargı
oluşuyor ve çocuğunun peşinden gidiyor.


ANNEMİN SÖYLEDİKLERİ BENİM İÇİN KANUNDU


Ben okurken annem bir kere olsun peşime gelmemiştir. Ancak
şimdi çocuğa okuldan az bir şey söylense anne-baba soluğu okulda alıyor.
Her başarısızlıkta öğrencinin arkasında bir müdahale eden olduğu
takdirde o öğrenci başarılı olamaz. Ben hep şunu söylerim; bizim jenerasyon
farklı ve incelenmesi gereken bir jenerasyon. Anasına-babasına
baktı, çocuklarına bakıyor. Bizden öncekilerde yokluk vardı, kıt kanaat
geçinip ancak kendilerine bakabildi. Bizden sonra gelecek olanlardan
açıkçası çok umudum yok. Onlar ne kendilerine ne de anne babalarına
bakacaklar.


O yüzden 80 dediğimiz bizim kuşak çok değerli. Her sektöre baktığınızda
bu kuşaktan gelenler çok başarılı. Annemi 93 yaşında kaybettim,
1-2 yıl öncesine kadar bana bir şey söylediği zaman o benim için
kanundu. Şimdiki jenerasyonun en iyisi bile aileden birisinin bir uyarı
ya da söyleminde itiraz etmeye çok yatkın.


Karadenizlilere has özellikleri taşır mısınız, tez canlı mısınız?


Çok tez canlı, hemen tepki koyabilen bir yapım var. Kilis’te göreve
ilk başladığım zaman Araklılı bir hemşehrimiz, bir ablamız vardı. Eğer
o bana orada sahip çıkmasaydı işim çok zordu. Çünkü biraz fevri ve
hemen parlayan ancak daha sonra bundan pişmanlık duyan bir yapıya
sahiptim. Bu yapı değişmez. Rahmetli annemin bir sözü vardı. Bize
hep, ‘Oğlum, alttan almayla altta kalınmaz.’ derdi. Bu müthiş bir sözdü.


TTSO’ya girmeniz nasıl oldu?


Çok da düşünmüyordum. Bizim kendi aramızda koordinasyon
problemi vardı. Özellikle özel eğitim kurumları olarak bir araya gelelim
diye düşündük. Kenan Bıyık seçildi. Daha sonra meclis üyesi olarak
girdim. Bazı çalışmalarımız oldu. Lise Komitesi olarak özel öğretim kurumları
müdürünü bir kaç kez getirdim.


Yavaş yavaş dershaneler arasında bir istişare oluşturma yoluna gittim.
Eskiden birbirinin aleyhine konuşan insanları sabah kahvaltılarında
bir araya getirmeye başladım. İlk dönem bu şekilde bir birliktelik
dönemi oldu. İkinci dönem seçim oldu ve kazandık. Bu kez yönetim
kurulu için bir grup bana teklif etti. Ben de kabul ettim, arkasından
Suat Bey (Hacısalihoğlu) teklif etti, ben de sözüm olduğunu söyledim.
Ve seçimde benim dâhil olduğum grup kaybetti.


Yapılan çizikler sonrası mevcut yönetime giren isim oldum. Rahmetli
Ali Osman Ulusoy beni çağırdı ve “Evlat, sakın istifa etme, sen
istifa değil, yoluna devam edeceksin.” dedi. Arkadaşlara sordum, onlar
da istifa etmememi söylediler. Yönetim kurulunun ilk toplantısında,
“Öbür taraftan geldim, ne düşünüyorsunuz?” diye sordum. Suat Bey,
“Hocam ben zaten seni bizimle düşünüyorduk, bizdensin.” dedi. Çok
iyi diyaloglarımız var. Sağ olsunlar oradaki arkadaşlarım olumlu olumsuz
hiçbir zaman beni yalnız bırakmadı. Onların bu tavrı benim daha
rahat olmamı sağladı. Böyle devam edip gidiyoruz.


Yönetim Kurulu olarak sorumluluğunuz daha fazla sanırım?
Yönetim kurulunun elbette ki biraz daha fazla sorumlulukları var.
Dershanelerin bu şekilde sona erdirilmesi gibi bir durum söz konusu
oldu. Bizim bu sektörde çok fazla bir şey yapabilme şansımız yok. Ancak
bu sene sanıyorum bu iş oturacak. Önümüzdeki günlerde bu şehrin
eğitimine nasıl katkıda bulunabiliriz konusunda çalışmalarımız olacak
diye düşünüyorum.


ÖZEL EĞİTİM KURUMLARININ DEVLET OKULLARINA GÖRE
İŞİ İKİ KAT DAHA ZOR


Özel eğitim kurumlarının işi daha zor gibi görünüyor, öyle mi?
Özel eğitim kurumlarının belki de devlet okullarına göre işi iki kat
daha zor. Türkiye Cumhuriyeti ne yazık ki bir eğitim politikası oluşturamadı.
Bu; hükümetle değil, geçmişten beri süregelen bir durum.
Bir kere şu olması gerekir; Türkiye Cumhuriyeti’nde siyaset eğitimden
elini çekmesi lazım. Adı üstünde, millî bir eğitim oluşturulmalı.
Millî Eğitim oluşturulurken bu işin uygulayıcıları ile bu işin paylaşılması
lazım. Bu çok önemli. Bunu yapmadığımız müddetçe bu işi
düzeltme şansımız yok. Siz gidip Amerika’dan ya da Kanada’dan eğitimin
bir parçasını monte edip yeni bir sistem oluşturmaya kalkarsanız
bu doku uymaz. Bize uygun bir sistem olmalı. Örneğin en basitinden
okulların açılışı bile farklı zamanlarda olabilir. Her yıl müfredat değişimi
yapılıyor. Bundan kurtarmak lazım.


Okullarda inanılmaz problemler var. Bir okul müdürü kalkıp da
okulun camı ve penceresiyle uğraşmaması lazım. Diyoruz ki okullar
katkı payı almasın, e tamam almasın. Ne olacak? Yani siz okul idarelerini
yasa dışı işler yapmaya zorluyorsunuz. Bunu düzeltmelisiniz. Bunu
düzeltmek çok zor değil. Sadece işi ehline verip siyaseti eğitimden çekeceksiniz.
Bu kadar.


Temelden başlayarak, anaokulundan lisenin sonuna kadar bizim
gelenek göreneklerimize uygun yeni bir sistem uygulayacaksınız. Lise
1’den üniversite son sınıfa kadar çocuklarımız İngilizce dersi alıyor ama
alın onları bir yurt dışına götürün, hiçbir şey yok. Moğolistan’a gittim
inanın utandım. Keza Arap ülkeleri, şehrimizdeki Suriyeliler bile İngilizce
konuşuyor. Bizde bir problem var. Bu işe gönül veren insanları
alacaksın.


Benim bir önerim var; Ankara’daki Başkent Öğretmenevi’ni boşaltacaksınız,
her ilden eğitimli, bu işi uygulayan 3-5 kişiyi toplayacaksınız
ve kafalarındaki siyasi düşünceleri bir kenara bırakacak, sadece
eğitimi düşünecekler ve anaokulundan lisenin sonuna kadar yeni bir
eğitim sistemi oluşturacaklar ve buna Millî Eğitim diyeceğiz. Herhangi
bir siyasi iktidar başa geldiği zaman buna karışmayacak. Öyle bir olgu
olursa bu ülkede ancak bir şeyler düzelir.


Örneğin, Almanya’da Merkel’in bu dönem 3 ya da 4. dönemi. Ondan
bir ya da iki dönem önceki Millî Eğitim Bakanı hâlâ bakan. Niye?
Çünkü orada bir sistem var. Bizde nedir durum? İdareye güvenmiyoruz,
sisteme güvenmiyoruz, bakanlığa güvenmiyoruz. Bu ne kadar devam
edecek? Bu ülkede herkes bireysel eğitim sistemini oluşturmaya
çalışıyor. Oysa tek hedef üniversite olmamalı. Düzelir mi? Düzelir ama
iyi bir irade lazım, kararlı olmak lazım.


HAKSIZLIĞA KARŞI BOYUN EĞMEDİM VE GÖREVİ BIRAKTIM


Millî Eğitim’den özele geçerken hiç tereddüt ettiniz mi?
Millî Eğitim’de Kilis’te öğretmenliğe başladığım zaman ‘bırakacağım’
diyordum. Arkadaşlar da bana, “Bırakacaksan şimdi bırak, yoksa
daha sonra bırakamazsın.” diyordu. Aslında çok da çalışkandım, özveriliydim, kimsenin yapmadığı şeyleri yapardım. Arkadaşlar da bana, “İş
çıkarma. Birkaç sene sonra bizim gibi olacaksın, o yüzden bırakacaksan
bırak.” diyordu.


Daha sonra Yomra Fen Lisesine geldim. Orası biraz daha farklıydı.
Ancak yaptıklarınızın görünmediğini, buna karşın bir şey yapmayanların
takdir edildiğini görünce haksızlığa boyun eğmiyorsunuz. Böyle bir
durum oluştu ve bıraktım, hiç pişman değilim. Zorluk deyince elbette
çok daha zor. Buna karşın yaptığınız işten daha çok zevk alıyorsunuz.


Eğitim camiasında bulunmanızdaki amacınız ne?


Bu toplum için, bu şehir ve bu ülke için bir farklılık oluşturmak
istiyorum. Ancak özellikle bürokrasi anlamında önümüz açılmıyor.
Mücadelemiz biraz zor bir mücadele ama biz bu mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.
Eğitim çok farklı bir olay. Eğitimde çocuğun kalbine dokunacaksın.
Eğitim fedakârlık işidir. Yoksa ‘ben iki saat derse girer sonra giderim’
değil eğitim. Böyle yaparsanız da fazla sürdüremezsiniz.


Eğitim verdiğimiz okulda fi zik dersine de giriyorum. Öğrencilerim
dışarıdan her ne kadar biraz temkinli yaklaşsa da bana, aslında öyle
olmadığını anlıyor. Biz gönül verdik, dolayısıyla bu iş zaten tamamen
gönül işidir. Çocuklar da bizim yerimizi biliyor. Bugün Türkiye’nin her
yerinden öğrencilerimiz gelip bizi ziyaret edince de iyi işler yaptığımızı
anlıyoruz.


Şu andaki mevcut durumunuzu anlatır mısınız bize?

Şadan EREN kimdir ? Şadan EREN kimdir ?


Şu anda bizimle birlikte Trabzon’da 5 tane temel lise var. Dört yıl
sonunda okullaşmak zorundayız. Ancak bizim düşüncemiz bunu daha
erken ve kısa zamanda hayata geçirebilmek. Çünkü fi ziki yapı çok
önemli. Şehir merkezinde bu işi yürütebilmek hakikaten zor.


TRABZON’UN OLMAZSA OLMAZI KESİNLİKLE TURİZM


TTSO’nun misyonu ve size neler kattığını söyleyebilir misiniz?


Bana göre Trabzon’un olmazsa olmazı kesinlikle turizm. Sağlık turizmini
de bunun içine alabiliriz. Çünkü o da bu şehir için çok önemli.
Dışarıdan gelebilecek insanlar için iyi bir yer.


Turizm noktasında çok önemli değerlerimiz var. Ancak son yıllarda
bu değerlerimize verdiğimiz zararla âdeta kendi ayağımıza kurşun
sıkıyoruz. Mesela yöneticilerimiz birbiriyle çok istişare hâlinde değil.
Ortak akıl şehrimizde yok. Şehrimizin marka yüzlerini ve değerlerini
biz koruyamazsak dışarıdan gelen insanlara neyi anlatacağız? Bizim
Oda olarak bu noktada çok güzel projelerimiz var. Ancak iş yine siyasi
iradeye dayanıyor. Şehir için yapılacak her projede siyasi irade arkanızda
durmalı.


Dünya Ticaret Merkezinin yıkılıp yerine yapılacak projenin bir an
önce hayata geçirilmesi gerekiyor.


Turizm Danışma Bürosu’nun şehrin en görünür bir yerinde daha
işlevsel olması gerekiyor. Liman’dan Meydan civarına çıkan yerleri güzelleştirelim
ki gelen insanlara şehri gezebilecek konumu sağlayalım
dedik.

Ancak biz söyledik biz dinledik. Yani şehrimizde uyum yok. Tamam,
beraber yapalım; sen üstlen, senin olsun. Örneğin TTSO binasının
önünde bulunan büyük alanda sebze ve balık hali ya da benzerleri
bir araya toplanabilir. Biz önceliklerimizi belirleyemiyor, sadece günü
kurtarıyoruz. Hâlbuki bu şehir bir markadır. En büyük tehlike ise abi
konumunda olduğumuz çevre iller bizimle yarışıyor, bizimle rekabet
ediyor ve neredeyse bizimle aynı seviyeye geldi.


TTSO’DA ÇOK ŞEY ÖĞRENDİM


TTSO’da çok farklı insanlar var. Onlardan çok şey öğrendim. İş ve
arkadaşlık ilişkileri anlamında da çok şey öğrendim. Yurt dışı gezilerinden
de çok şey öğrendim. Herkesin bir hikâyesi var ve herkesten alınabilecek
bir şey var. Cahil de deli de olsa her insandan bir şey kazanılabilir.
Sadece bakış açısına bağlı. Nasıl bakıyorsanız öyle görüyorsunuz.
Ben hep böyle düşünürüm. Her insana değer verip saygı gösteririm,
her insandan bir şeyler öğrenebilecek olduğumu düşünürüm. Bizi buralara
getiren sebeplerden bir tanesi de bu.


İlke Birey Dershanesi ile başarılı işler yaptınız, başarıyı getiren etkenler
neler oldu?


Bir kere çok çalışan bir insanım. Öyle çok tatil yapan bir insan değilim.
Üç yılda sadece iki kez tatile gittim. Ancak üniversitede bana arkadaşlar
çok güvendikleri için ‘Emin’ derlerdi. Bu hakikaten çok ağır
bir yük. Çünkü yanlış yapma şansınız yok. Bilerek zaten yanlış yapmıyorsunuz
ama istemeyerek de yapamıyorsunuz.

Böyle bir güvenirliliğimizin
olması, insanlarla olan iyi diyaloglarımız başarıda çok önemli
etkenlerdir. En önemli özelliklerimizden birisi de adaletli olmak. Çalışmak,
güvenilir ve adaletli olmak.


Emanullah Bey teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.