15 Temmuz gecesi bir darbe girişimi olduğundan nasıl haberdar oldunuz? Mustafa KILIÇ: Eşim, çocuklarım, polis arkadaşım ve ailesi hep birlikte bir kafede oturuyorduk. Kimin maçıydı tam hatırla- mıyorum ama o gün hep beraber o maçı izleyecektik. Televiz- yonda Boğaz Köprüsü’nün asker tarafından kapatıldığı söylendi. Biz dedik ki, köprü yeni yapıldı, bomba ihbarı oldu. Herhalde onun için kapatıldı…  Aramızda bunları konuşurken polis arka- daşım ve bana aynı anda mesaj geldi. Mesajda “İvedilikle emni- yet müdürlüğüne gelmeniz isteniyor” deniyordu. Birbirimize baktık, “Ne alaka?” falan dedik. Diğer arkadaşlarımızı aradık. Onlara da aynı mesaj gelmiş. Ne olup, bittiğini sorduk ama ilk etapta darbe girişimi olduğunu anlayamadık. Hızlı bir şekilde eve gittim, hazırlandım ve bir taksi çağırdım… İlginç olan o gece hiçbir şekilde saate bakmamışım. Bunu sonradan fark edi- yorum. Biri diyor ki: “Kaçta gittin?” “Bilmiyorum.” diyorum. “Emniyet kaçta bombalandı?” diye soruyorlar. “Bilmiyorum.” diyorum. “Hastaneye kaçta gittin?” “Bilmiyorum.”… O gece zaman durdu sanki. Gelen mesaj üzerine görev yeriniz olan Ankara İl Emni- yet Müdürlüğüne gittiniz. O andan sonra neler yaşandı?


1973 yılında Trabzon’un Vakfıkebir ilçesinde do€an gazi Mustafa Kılıç, 1995 yılında polis memuru olarak teflkilatta göreve başladı. 14 yılı devletin üst düzey yetkililerine korumalık yapan Kılıç, en son görev yeri olan Ankara İl Emninyet Müdürlü€ünde 15 Temmuz gecesi yaflanan sıcak çatışma sırasında yaralanarak gazi oldu. Teflkilatta 25 yılını geride bırakan Kılıç, Nisan 2019’da emekli oldu… 15 Temmuz darbe girifliminde kan gölüne dönen Ankara Emniyet binas› önünde 7 polis ve 6 vatandafl flehit olmufl, polisler ta- raf›ndan kurulan barikatı aflamayaca€›n› anlayan darbe- ciler havadan emniyeti bombalandflt›...  O karanlık gecede Ankara ‹l Emniyet Müdürlü€ünde görevli olan polis memuru gazi K›l›ç, yaflad›klar›n› ve yaflananlar› anlattı.


Mustafa KILIÇ: Bir taksiye binip, emniyete gittim. Hatta bir gün sonra o taksici merak ettiği için beni buldu.  O gece Anka- Mall’ın arkasında kalmış, o da bir yere gidememiş. Takside hiç konuşmadığımı zannediyordum. Ama “Acele edelim… hızlı gi- delim… arkadaşlar bekliyor.” diye sürekli taksiciye bir şeyler söylemişim… Gazi Mahallesi’nde oturuyorum. Evim emniyete yakın. Gelene kadar çatışma sesleri falan duymadım. Gittiğimde İl Emniyet Müdürlüğünün etrafı çok kalabalıktı. Her yerde araç vardı. Kendi kendime “Ne oluyor?” dedim. Orada polis arkadaş- larımdan darbe olduğunu duydum. Tabii “Darbe oluyor” deniyor ama neye oluyor? Kim yapıyor? Hepsi muallak. İçeri girdiğimde silahlar dağıtılıyordu. Çok yakın mesai arkadaşım olan Osman vardı. Onu aradım. O benden önce emniyete gelmişti. FETÖ tara- fından darbe yapıldığını söyledi… Emniyet Müdürlüğünün al- tında bir sığınak var ama aslında normal şartlarda orası bir sığınak değil. Eski bina. Altında depolar var. Üniformalar, silah- lar var.  Polisler o sığına inmişler. Seslerden tankların geldiğini anladık. Belli bir süre sonra “Kimse yerinden ayrılmasın” diye AnkaMall’ın oradan telsizle çağrışımlar başladı. Ama kimin ko- nuştuğu, ne söylediği net değil. Zaten o telaştan da pek fark ede- miyorsunuz. Elimizde silahlarımız bekliyoruz. Bu arada biz girişte pasaporttayız. Kimisi “Aşağı inelim.” dedi.

Bir arkadaş orasının çok kalabalık olduğunu, boğulma tehlikesinin olabilece- ğini söyledi.  Ben inmedim… Önce AnkaMall’ın oradan emni- yeti bir taradılar. Telsizden seslerini duyduk. Sonra AnkaMall’ın oradan bir bomba sesi duydum. O bomba direkt bizim Emniyetin duvarına vurdu. Ve ben o duvara çok yakındım. Orada bir sekiz, on kişi vardık. O bombanın şiddetiyle tavan döküldü, telsiz düştü. Elimizdeki silahlar düştü. Bir basınç oluştu. Ben de bir baş dön- mesi oldu. Kusmaya başladım. Ayağa kalkıyorum, düşüyorum. Ayağa tekrar kalkıyorum yine düşüyorum. Biri kolumdan tutup, yardım ediyor ama kim ediyor göremiyorsunuz. Işıklar tamamen söndürülmüş. Bu arada bina bir taraftan da taranmaya devam edi- yor. O ara megafonla bir ses duyuldu. “Teslim olun. Kan akma- sın. Sakin olun. Biz devletiz. askeriz” denildi.

Emniyet tarafından aynı anda hem telsizle hem de sesli olarak karşılık verildi. “Ke- sinlikle teslim olunmayacak.”…  Polis bir arkadaş dedi ki: “Ça- tışma başladı. Emniyet havadan ve karadan taranıyor. Arkadan çıkalım. Emniyet çökerse buradan çıkamayız.” Siz nasıl yaralandınız? Mustafa KILIÇ: Çatışma başlayınca dengemi kaybettim. 1,5 katlı bir yerden aşağı düştüm. Düştüğüm yerin hemen arkasında Terör Şube, kantin falan vardı. O arada sığınak dediğimiz yeri su basmış. Su sürekli yükselmiş. Polisler boğulma tehlikesi geçirdi. Arkadaşları kurtardıklarında üstleri başları tamamen ıslanmıştı… Bir bölüm poliste AnkaMall’ın olduğu yerdeymiş. Ben bana son- radan anlatılanları söylüyorum çünkü o kalabalık ortamı görme- dim. Orada FETÖ’cü bir grup polis varmış. Eğer Emniyet düşmüş olsaymış, müdahale edip,  gelip bizi alacaklarmış…

Düştüğüm yerden bir arkadaş beni kaldırdı. AnkaMall’ın olduğu yöne geçtik… O esnada tanklar içeri yöneldi ama tam içeri gire- mediler. Girişteki bariyer onları uğraştırdı. Bu arada ufaktan ça- tışma da devam ediyor. Sizin elinizde silah olması hiçbir anlam ifade etmiyor. Karşı tarafta tank var. Onlar size ateş ettiğinde siz karşılık verseniz bile, silahınız onlara etki edecek durumda değil. Otomatik silah olsa da tankı pek etkilemez. Sonra içeri girdiler. Terör Şube’ye yöneldiler ve ateş ettiler. Terör şube patladı. Zaten bunların öncelikli amacı Terör Şube ve haber bölümünü kontrol altına almakmış. Terör Şube tabii ki teslim olmadı. Arkadan tanka ateş eden arkadaşları gördüm. Ama tankın önünde asker yok. Ortada asker yok. Kime ateş edeceksiniz! O anda bir çözüm noktası arıyorsunuz. Birde orada tecrübe çok önemli, daha önce çatışmaya giren ve girmeyen arkadaşları orada fark edebiliyorsu- nuz... Sonra ara çok uzun sürmedi. Kalabalık bir vatandaş grubu geldi.

 Onlar bizim arkadaşlarla beraber tankların üzerine çıktılar. Tankların içinden darbeci askerleri aldılar… Sabah hastaneye git- tim ama saatin kaç olduğunu hatırlamıyorum. Bir arkadaş beni hastaneye götürdü. Hastanede bana ilk müdahale yapıldı. Ben tekrar arkadaşların yanına dönmek istedim ama olmadı. Beni ora- dan Gazi Devlet Hastanesine götürdüler. Akşam dört gibi taburcu oldum. İki gün basıncın etkisinden mi bilmiyorum baş dönmem geçmedi. Sonra ayaklarımda iğne batmaları gibi sancılar hisset- tim. Bu durum rahatsızlık vermeye başladı. Eşim hemşire benim. Düştüğümde kasların zedelenmiş olabileceğini söyledi. Geçer diye bekledik ama geçmedi. Ameliyat oldum. Şükürler olsun şimdi yürüyorum. 15 Temmuz gecesi darbe girişiminden en fazla etkilenen yerlerden birisi de Ankara İl Emniyet Müdürlüğü oldu. Orada kaç şehit verdiniz? Mustafa KILIÇ: 7 polis arkadaşımız ve 6 vatandaşımız o gece şehit oldu. Emniyetin önündeki çatışmalarda toplam 13 şehit verdik… Emniyette 4 bin insan vardı

. O anda kimseyi tanı- mıyorsunuz ki! Çok kalabalıktı… Sabah fark etmişler.  Emniyet amirimiz tank ile TOMA’nın arasında sıkışıp, ezilmiş. Orada şehit oldu… İl Emniyetin önünde öyle karşılıklı gruplar halinde zaten hiç çatışma olmadı… Sadece Skorsky helikopter geliyor. Gelirken hiç ses yok. Binayı taramaya başlayınca sesini fark edi- yorsunuz. 4-5 tane tank vardı. Ama karşınızda çatışacağınız kimse yok. Tanklara ateş ediyorsunuz ama hiçbir tesiri yok. Bu aslında her yerde öyleydi. Genelkurmayda da, Külliye’de de, An- kara Emniyet’te de. Skorsky helikopter ve tanklarla gelip tarıyor- lar. Fakat karşınızda kimse yok. İşte o tarama anında da arkadaşlarımız şehit oldu. Geçmişte yaşanan darbeler her görüş tarafından kınandı. Demokrasiye zarar verdiği ifade edildi. Bunları konuşurken, darbe girişimi olduğunu öğrendiğinizde ne hissettiniz? Mustafa KILIÇ: Normal bir vatandaş olduğunuzda farklı dü- şünüyorsunuz. Fakat bu mesleğin içinde olduğunuzda ülkenin genel durumunu düşünüyorsunuz. Tabi ki eşiniz, çocuklarınız da aklınıza geliyor, hayatınız film şeridi gibi önünüzden geçiyor ama o anda önce ülkeyi düşünüyorsunuz. Ben Afganistan’da görev yaptım. Afganistan’da şartlar o kadar zor ki, insanlar o kadar zor şartlarda yaşıyorlar ki! Türkiye’de yaşayan 80 milyon insan onların şartlarını görse belki bu ülkede değişik bir huzur olur.

İnsanlar aç, çocukların ayağında ayakkabı yok. Onlara bir çift çorap, bir çift ayakkabı verdiğinizde gözlerindeki mutluluğu anlatamam. Çok değişik duygulara kapılıyorsunuz… Başkent Kabil’de yürürken her yerde lağım suları var. Yetmişli yıllardan beri ülke sömürü halinde, ev görmüyorsunuz, her yer taş yığın- ları. Evler o duvarların arkasında. Nedir bu? Bunlar işte sömürge halinde olan bir ülkenin görüntüsü. 1970’den önce Orta Do- ğu’nun en lüks, en güzel başkentiymiş. Kabil yakınlarında Var- dak vilayeti var. 40 kilometre mesafede. Orada bir polis eğitimine katıldım… O gece aklıma “Afganistan gibi olur muyuz” düşün- cesi geldi. Bu ülkenin toparlanıp tekrar bu hale gelmesi bırakın 40-50 yılı belki de yüzyılı alırdı… Kabil’de eğitmek için polis okuluna kişileri alıyoruz. Orada Vardak Milli Eğitim Müdürü ile karşılaştım. Yaşının 38 olduğunu öğrendim. O zaman ben de 38 yaşındayım. “Allah Allah” diyorum. Adama baksanız en az 5 0yaşında görünüyor. Polis okuluna öğrenci alıyorsunuz. 20 yaşın- dayım diyor ama 30 yaşında. “Niye böyle?” diye sordum.

Dediler ki: “Burada herkesin bir yangını var.”  Yani herkes bir yakınını kaybetmiş. Kimi babasını, kimi kardeşini, kimi eşini… Nerede? Hangi ülkenin askeri aldı? Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Ülkede 40’a yakın sömürge devleti var. En çok güvendikleri Türkler… Kabil’de uzun süre kaldığım için ilk bunlar aklıma geldi. Düşü- nebiliyor musunuz? Böyle bir ülkede yaşamak emin olun çok zor. Zorun da zoru... O yüzden kesinlikle ilk etapta çocuklarımı, ai- lemi düşünmedim. Ülkemi düşündüm. O gece sıradan bir vatandaşın ötesinde mesleğinizin size yüklediği bir sorumluluk var. Çatışmanın tam ortasındasınız. Neler düşündünüz? Neler hissettiniz? Mustafa KILIÇ: Mesleğimizin bize verdiği bir güven vardı. O an ölümü hiç düşünmüyorsunuz. Vatandaş olsaydım belki düşünebilirdim. Ama polissiniz ve bununla her zaman karşı karşı- yasınız. O anda görevinizin dışında hiçbir şey düşünmüyorsu- nuz. Gaziliği ilk etapta almak istemeyişimin sebebi de budur. Devlet bu konuda çok sahip çıktı. Valilik, Kaymakamlık, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı her yerden arandım. Bununla ilgili bir anekdotum var. Ankara Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdür Yardımcısı bir gün beni aradı. “Mustafa Bey, biz il dışında il içinde sohbet programları yapıyoruz. Çeşitli etkinlikler düzenliyoruz.

Siz davet edilen hiçbir programa katılmıyorsunuz. Acaba size karşı yapılan bir yanlışlık mı var?” diye sordu. “Kesinlikle hayır.” dedim. Sürekli çalıştığımı ve görevde olduğumu söyle- dim. İzin alabileceklerini söylediler… Gazilik unvanı yoldan geçen bir insana verilmiyor. Veya bağınızda bahçenizde çalıştı- ğınız için verilmiyor. Allah’ın size bahşettiği ve devletin size verdiği bir onur… Bunu kullanırken maddi ve manevi bazı duy- guları bir kenara bırakacaksınız. Özelikle maddiyatı hiçbir zaman ön plana getirmeyeceksiniz. Hatta ve hatta bir polis ola- rak biraz daha ön planda olmalısın ki gazilik yaşadın, bu hak sana tanındı. Sen en önde olursan arkanda gazi olmayan insanlar “Gaziler böyle yapıyorsa bizim daha iyisini yapmamız gereki- yor” diye sizi yakalamaya çalışacak. Fakat bazı gazi arkadaşlar benim düşüncelerimi yanlış anlayıp, eleştirebilirler. 


“15 Temmuz’dan sonra bu yardım bize niye yapılmadı? Bu bize niye verilmedi? Bu yemeğe biz niye çağrılmadık?”… Bakın şunun ayrımını yapmak lazım. Eğer siz bir yere çağrılıyorsanız demek ki gereklilik bu. Eğer size yardım yapılmıyorsa böyle ge- rektiği içindir. “Ben gaziyim, neden emekliliğe ayrılmıyorum?” diyebiliyorlar. İyi de sen çalışamayacak durumdaysan devlet bu hakkı zaten sana verir… Ben 15 Temmuz’dan sonra devletin ver- miş olduğu izni hiçbir zaman kullanmadım ve hep göreve gittim. Neden? Çünkü gittiğim yerde zaten gerek amirim gerek görev ar- kadaşım “Mustafa senin ayağın rahatsız, dinlen biraz.” diyor. E bunu duymak zaten bana yetiyor. O yüzden bu konularda ken- dimi biraz geri tuttum. Tedaviniz ne kadar sürdü? Şu an devam eden bir rahat- sızlığınız var mı? Mustafa KILIÇ: O geceden sonra ayağımda ağrılar oluş- muştu.  Hastaneye biraz geç gittiğim için ödem oluşmuş. İki ay ilaç tedavisi gördüm. Sonra hastaneye tekrar gittim. Şaşırdılar, normalde düzelmesi gerektiğini söyleyip, bir iki ayda dizlik kul- lanmamı önerdiler.  Yine hiçbir fayda etmedi. Baya topallıyor- dum. Sonra açılıp, bakılması gerektiği söylendi. Açtıklarında kıkırdaklarda küçük küçük parçalanmalar olduğunu söylediler.


Temizlediler. Akabinde Gazi Üniversite Hastanesinde 6 ay bo- yunca her gün 6 saat fizik tedavi gördüm. Belki bu gün yürüye- biliyorsam Gazi Hastanesindeki fizyoterapistlerin sayesindedir. Onlara da çok teşekkür ediyorum. O gece sokağın nabzı nasıldı? Vatandaşın o geceki duru- şunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Mustafa KILIÇ: Bugün Afganistan’da böyle bir şey olsa herkes evine kaçar. Orta Doğu keza böyle, Suriye’de yaşananları görüyoruz. O gece şunu gördüm. Brezilya futbolun devi biliyor- sunuz. Sanki Türkiye, Brezilya’yı 10-0 yenmiş ya da tarihte gö- rülmemiş bir olay olmuş,  insanlar bunun sevincini paylaşıyormuş gibi herkes o gece sokaktaydı.  Skorsky helikop- ter yukarıdan tarıyor. Aşağıda vatandaş arabanın tepesine çıkmış Türk bayrağını sallıyor. O kadar enteresan değişik bir duygu ki bunun tarifi yok. Bunun tarifi Türklük mü? Yoksa bu memleke- tin insanının vatanına, toprağına aşık oluşu mu? Bunu bilmiyo- rum. Bunun tarifi yok. Bence hiçbir ülke bu seviyede olamaz. Avrupa’da ya da başka yerde böyle bir durum yaşansa devletini bu kadar savunacaklarını düşünmüyorum. 15 Temmuz gecesi Türkiye’nin sergilediği duruş içeride ve dışarıda nasıl yankı buldu? Sizce ne mesaj verdi? Mustafa KILIÇ: Bir gün telefonum çaldı. Kimin aradığını bilmiyorum. “Biz bir araştırma yapıyoruz. Doğu’da devletin si- yasetini nasıl buluyorsunuz?” diye soruldu. Şöyle bir cevap ver- miştim: “Devlet bir baba duruşu sergiler ve her zaman asildir. Onun duruşunu sorgulamamız veya kafamızda soru işareti ol- ması imkânsız.”…

Hükümetin o geceki duruşu olmasa bugün burada olmazdık. Sayın Cumhurbaşkanı başta olmak üzere o gün o duruş ortaya konmasaydı bu seviyede olmayabilirdik. Dış güç- lere gelince, Türkiye’nin dünyada dostu yok… Gazi Mahallesi’nde otururken Almanya’da yaşayan benim yaşlarımda biri ile karşılaşmıştım. Recep Tayyip Erdoğan’ı tanımıyor, hiç oy ver- memiş. Fakat şunu anlattı. 15 Temmuz gecesi darbe gerçekleş- meyince, Almanlar oturup, ağlamış. Sonra bu adam diyor ki: “Kendi kendime düşündüm. Eğer bu Almanlar Türkiye’de dar- benin gerçekleşmediğine ağlıyorsa bizim çok sevinmemiz ve Cumhurbaşkanını tebrik etmemiz lazım.” Ondan sonra zaten oy vermeye başlamış. Burada mesele sağcılık, solculuk değil. Mesele vatan. Son olarak ne söylemek istersiniz? Mustafa KILIÇ: Bazen sosyal medyada gelişen olaylar oluyor. Özellikle Türkiye’nin dünya siyaset arenasındaki yeri ile ilgili. Her gelişen dengesizliği Cumhurbaşkanı’na bağlamanın bir anlamı yok. Toplumda bir rahatsızlık varsa bu tümümüzü etki altına alıyor.

Benim naçizane haddimi aşmayarak şöyle bir tavsi- yem olur. Toplum güzel bir analiz yapmadan siyasi arenaya dalmasın. Biz işimize bakalım. Siyasetçiler siyasetini yapıyor zaten. Bu ülke çok büyük bir ülke, bu ülke kaybetme noktasına geldiğinde mutlaka birileri çıkar. Rahmetli Turgut Özal gibi, Cumhurbaşkanımız gibi. Biz polisliğimizi yapalım, siz gazeteciliğinizi yapın, şoför şoförlüğünü yapsın… Sosyal medyada bir şey olduğu zaman hemen herkes ayağa kalkıyor. Buna gerek yok bence. Herkes işini yaparsa her şey normale döner… 15 Temmuz’dan sonra bu ülkede bir yenilenme oldu. Tabii bu yenilenmede zaman zaman fikir ayrılıkları oldu. Tartışmalar oldu. Ama her ne olursa olsun bu tarz konularda sağcısı, solcusu ülkemiz hep birlik ve beraberlik içeri- sinde olacaktır. Siyasetten, futboldan, ekonomiden tartışmalarımız olabilir, hiç fark etmez. Ama söz konusu vatansa gerisi teferruattır. Bu kadar basittir. Ben hangi görüşten olursa olsun ülkeyi korumak, kollamak adına herkesin sokağa çıkacağını düşünüyorum. O gece de bunu gördüm. Toplum tarafından dışlanan dediğimiz insanlar bile o gün birlik beraberliğe koşuyorsa, bence çok fazla tartışmaya gerek yok.