Yeşilin sarıya döndüğü şu günlerde doğanın renklerle dansı gözlerimize muhteşem bir gösteri sergiliyor. Bunun yanında soğuyan hava ise insanlara artık daha kalın giysiler giymelerini  fısıldamaya başlamış olmalı ki, sokakta gezerken,montlar, kaşkollar, botlar gözlerimize takılıyor. İnsanlar kendilerini atacak sıcak yerleri arıyor. Trabzon ise alışılmış kara bulutlarına kavuştu. Sıcak giden havaların ardından işte sonbahar dedirtecek o günleri yaşıyoruz. Yağmurun en çok yakıştığı günlerdeyiz. Aynı Trabzonspor için yazılan marştaki gibi “Biz dar sokaklarında, dinmeyen yağmurunda” geziyoruz. Ekim’in sonuna yaklaşırken, gündüzü ayrı, gecesi ayrı güzel şehir. Öyle ki yağan her yağmur tanesi insana farklı anlamlar yüklüyor ve şehrin her yerinde bu anlamlar değişiyor. Ayasofya, Ortahisar Evleri, Atatürk Köşkü, Uzun Sokak, Maraş Caddesi, Kunduracılar... Adeta bir filmin içindeyiz sanki. Yağan yağmurun ıslattığı sokaklarda, hayaller içinde kayboluyoruz.  Belli bir yaşın üzerindekilerinin zihin dünyalarında geçmişin Trabzon’u var. Bitmeyen mukayese halindeler, yıllar ile ıslandıkları yağmur aynı kalsa da şehir hep değişiyor. Modern çağa ayak uyduruyor belki de. Ama onlar hala eskileri özlüyor. Yeni ise bambaşka… Sokaklarda yürürken ince yağmurun altında sanat yapanlar. Müzisyenler… Her bir telden müzik yapıyorlar. Bir köşede geleneksel müziklerimiz, diğerinde ise daha uzak coğrafyalardan gelen ezgiler. Bazen kemençe,  bazen keman, bazen Latin müzikleri… Bunlar bazen hüznün,  bazense neşenin kaynağı oluyorlar. Tarih kokan şehrin sokaklarında gezerken insan kaybolmak istiyor. Simit ve kestane kokusuyla kendimizden geçiyoruz. Her şey değişiyor bu mevsimde. Sonbahar ve yağmur… Öyle büyülü ki, hele de Trabzon’da o yeşilin sarıya döndüğü, kadim şehrin merkezinde.

Biraz daha uzaklaştığımız zamansa, çok daha farklı bir dünyaya giriyoruz sanki. Bir ressamın tablosundaki gibi doğanın tüm güzelliklerine şahit oluyoruz. Yeşilden, sarıya, turuncuya ve kahverengiye dönen o uçsuz bucaksız ormanlar. Her vadide farklı dünyalara şahit oluyoruz. Değirmendere Vadisi, Fol Deresi, Coşandere, Solaklı Vadisi… Uzun ince yukarıya doğru devam eden yollar. O yollar ki ne anlamlar yüklü. Bazen bir yayla göçü, bazense uzaklardan kaçıp gelenler için huzurun adresi. Peki ya yolların sonu? Uzungöl, Sultan Murat, Hıdırnebi, Taşlıyatak… Zirvelere aşık olanların en büyük kavuşması. Hepsi birer seyir terası ve sisin yoldaşları. Buralar sis denizinde kürek çekenlerin, bulutlara sevdalı olanların hayalleri.  Buralar bordo-mavi eşofmanları ile koşanların, oynayanların, yayla çocuklarının yuvaları. Öyle güzel, öyle huzurlu ki, insan bir kere gittiyse, bir daha geri dönmek istemiyor. Hele ki sonbaharda… Öyle bir mevsim ki sonbahar, sanki yaradan Trabzon için var etmişçesine cömert davranıyor bu şehre.

Yılın bu döneminde ise insana düşen tek bir şey kalıyor. Doyasıya buraları gezmek, şehirde yağmura, dağlarda sise eşlik etmek. Yayla çocuklarının hayatlarını görmek, yapılabiliyorsa dokunmak. Orada yaşayan insanlarla tanışmak, hayatlarından bir kesit paylaşmak. Misafirliğin ne olduğunu öğrenmek. Trabzon insanını tanımak, bir ekmeği bölüşmek. Şehre gelince ise, medeniyetlerin kadim hatıralarını görmek. Ayasofya’dan denize bakmak, Kanuni Evini görmek, önünde çay içmek, Uzun Sokakta ve Maraş’ta yağmurda yürümek. Boztepe’ye çıkmak, Ali Şükrü Bey’e bir Fatiha okumak.  Denize karşı oturmak ve oradan uzaklara haykırmak. Bu şehir ve biriktirdiklerine şahit olmak. En önemlisi ise sonbaharda Trabzon’u görmek, yaşamak, hissetmek…