Basını takip etmeye çalışıyor, televizyonların tartışma oturumlarını izliyorum.

Şahsen kültürlendiğimi söyleyemem, siyaseten de bilinçlenmediğim kesin.

Sesini yükseltme, bağırıp çağırma, hakaret etmek ve bu yolla başarılı olmaya çalışmak açık oturumların vazgeçilmez yöntemi olarak kabul edilmiş.

Maslow’un insan tanımındaki “Çevresini etkileyen ve çevresinden etkilenen canlıya insan denir.” Tanımı çoktan buharlaşmış.

“Etkileşim nasıl olur?” Sorusuna yanıt aranmıyor. Onlarca yıl önce Rus yazarının dediği “Düşüncelerinizi söyler, karşınızdakini dinlersiniz. Ayrıldığınızda düşünceleriz de oluşan değişim tartışmanın sonucudur.” yaklaşımı itibar görmediği gibi kaba kuvvete yönelmek seçenek haline geliyor.

Bu gidişat bu topraklarda yaşayanların herhangi bir ülke sorunu karşısında asla bir araya gelinemeyeceğine dair kanaatleri güçlendiriyor.

Daha yakın tarihte Bosna’da yaşanan soykırım unutulmuş görünüyor. Kardeşçe bir arada yaşayan Bosnalılarla Sırpların bir gecede birbirine nasıl düşman edildiklerini hatırlayalım.

Bir kıvılcımın Türkiye’de de aynı sonucu vermeyeceğine dair ortaklaşılmış bir değer yargısı kayboluyor. Her gün uyandığımızda daha da düşmanlaşıyoruz.

Saygın insan , oturaklı insan, efendi insan ve hatta utanan insan sıfatları hızla tarihe karışıyor. Bazen tüm siyasal terimlerden uzaklaşarak, “21 yy.’ı utanma kurtaracak!” demekten kendimi alamıyorum.

Dün 30 Ağustos Zafer Bayramı’ydı. Milli mücadele yıllarında verdiğimiz insan kayıplarıyla ilgili olarak fazla ya da az gibi yaklaşımlarla bu büyük kazanıma gölge düşürülmeye çalışılıyor. Neredeyse “İşgalciler Türk’ü söyleyerek gittiler!” sığlığına düşülüyor.

Ne abartılı kahramanlıklar ne de yok saymalar bu savaşların sonucunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu gerçeğini değiştiremez.

Bugünün siyasetçileri 100 yıllık cumhuriyetin nasıl demokratikleşebileceğine, adaletin nasıl tesis edileceğine, gerçekten bir halk iktidarının nasıl kurulacağına yoğunlaşmalıdırlar.

Kapitalist-emperyalist kuşatmanın altında bağımsız bir Türkiye nasıl kurulabiliri düşünmelidirler.

Toplumumuzun bu kavramlarla ne kadar tanışabildiği hepimizin malumudur.

Dolayısıyla siyasal hareketlerin merkezinde olanlara büyük sorumluluk düşmektedir.

Derinliği olmayan mevcut siyaset tarzıyla “iki yumurtadan biri kırılacak” olsa da ortaya omlet çıkmayacaktır.

Sorumluluk almak için zaman hızla tükenmektedir.