Mahir Ünal, Cumhuriyet ile gerçekleştirilen kültür devrimini eleştirince, doğal olarak farklı çevrelerden eleştirilerin tozu yükseldi.

Şahsen, uzun yıllar Osmanlıcanın ayrı bir dil olduğunu sanıyordum. Öğrendim ki, halkın konuştuğu Türkçe’nin Arap harfleri ile yazılması ve okunmasıydı. Dolayısıyla Mahir Ünal’ın itirazı, Latin harfleri Türkçeye geçilmiş olmasınadır.

Osmanlı İmparatorluğu Sünni İslam’ı “Devlet Dini” olarak benimserken, Türk kimliğinin yerine de Osmanlı kimliğini inşa etmek istemiştir. Osmanlı’da Türkler için “İdrak-i bi idrak” yani “anlama özürlü” deyiminin yaygın olduğunu biliyoruz.

Ancak tüm dünyada kapitalizmin gelişmesiyle oluşan pazar ekonomilerinin yeni sahiplerinin milliyetlere dayalı gerçekleşeceğinin ortaya çıkması sonucunda, Osmanlı coğrafyasında da yeni pazarın Türk kimliği ile belirlenmesi anlayışı öne çıktı. Her ne kadar bu pazarın sonuçlanma süreci 1921 Meclisinde Kürtler ve Lazlar ile ifade edilmiş olsa da, 1924 Meclisi aldığı kararla Türkiye Cumhuriyetinin, Türk kimliği ile ifade edilmesini gerçekleştirdi.

Mahir Ünal, gelen eleştirilere karşı, sözlerinin yanlış anlaşıldığını, hatta bu yanlış anlamanın Türkçe’nin yetersizliğinden kaynaklandığını söyleyerek, esasında mevcut görüşünde ısrar etti. Evet Türkçe’nin yeterli bir kavram dili olmadığına dair çok örnekler verebiliriz. Unutturulmaya çalışıl bir dilin kuşaktan kuşağa, daha çok sözlü olarak taşındığı da hepimizin malumu.

Ancak buradan çıkarılacak sonuç, Türkçeyi, atalarımızdan gelen bir anadil olarak, zenginleştirmek olmalıdır. Bu süreçte, zorlama Türkçe kelimeler oluşturmak yerine, halkın kullandığı farklı dillere ait kelimeleri kullanılmasından kaçınılmamalıdır. Zaten bütün diller içerisinde yabancı sözcüklerin varlığı bir gerçekliktir.

Bu gerekçelerden bakıldığında Mahir Ünal’ın, Arapça harflere ve yazıya ilgi gösteriyor olması düşündürmelidir.

Türkler Kuran’ı Kerim aracılıyla İslam’ı benimserken, aynı zamanda Arap kimliğini de benimsemek zorunda olmamalıdır. Müslüman Araplar kadar, Müslüman Türklerin varlığı da değerlidir.

Mahir Ünal’ı bu tespitleri bilmediğini varsaymak mümkün değildir. Mahir Ünal, belki de Müslüman coğrafyasının Araplar dışında bir milliyet ile bölünmüş olduğunu düşünüyor olabilir. Yani inanç üzerinden oluşturulacak bir birliğin, Cumhuriyet aracılığıyla egemen kılınan Türk kimliği ile zarar gördüğü kanaatinde olabilir. Hatta Türk kimliği ile benimsenen laiklik anlayışına da mesafeli olabilir.

Düşünce özgürlüğü anlamında kendini ifade etmiş olsa da, yaptığı eleştirilerin laik cumhuriyetin varlığıyla mümkün olduğunu yadsımamalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, dini de yönettiği, bu durumun gerçek laiklik ile çeliştiği meselesi ayrı bir yazı konusudur. Hatta Cuma hutbelerinde F tipi cezaevlerinin, ferah cezaevi olduğuna dair okumaların yapıldığının bizzat tanığıyız. Yani sadece din yönetilmemiş, bizzat toplumda zaman zaman yönetilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekten laik cumhuriyet olması, devletin din işlerini yönetmemesi ile mümkün olacaktır. Kaldı ki böyle bir laikliğin benimsenmesi “demokratik Türkiye’nin” oluşturulması için yeterli değildir. Toplumun örgütlenmesi önündeki engellerin kaldırılması, baskı ve yasakları kalkması, adaletin evrensel ilkelere bağlı olarak bağımsız olması, düşünce ve yazma özgürlüğünün sınırlandırılmaması, eşit yurttaşlık gibi sorunlar önümüzde durmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin “demokratik cumhuriyete” dönüşmesi için uzun sürecek mücadelelere ihtiyaç vardır. Mahir Ünal, böylesi bir sürece katkı vermek yerine, mevcut durumun daha da geriye gitmesine neden olacak düşünceleri benimsediğine dair algı epeyce güçlü görünmektedir.

Umuyorum, Mahir Ünal da bu türde eleştirileri dikkate alarak, söylediklerinin “Türkçe’nin darlığından” değil, kendine aktarılmış yanlış bilgilerden kaynaklandığı konusunda etkilenecektir.

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.