Üretmeyen toplumun ileriye gitmesine imkân yok.İkinci bir üniversite olsun tamam, peki aslında ne diyoruz ikinci üniversiteyi isterken? Şehre gelen öğrenci sayısı artsın, şehre para girsin.

İnşaat Mühendisliği (1978-1982) okudu, yine KTÜ’de yüksek lisansını
1985 yılında tamamladı. 1989 yılında evlenen Bektaş, iki kız çocuk sahibi. Bektaş, 1982 yılından beri Trabzon’da kendi şirketinde bina projeleri ve inşaat taahhüt işleri yapıyor. Başarılı geçen bir eğitim hayatının üzerine iş yaşamını kuran Orhan Selahattin Bektaş, bu başarısını anlatırken bile öylesine mütevazı davranıyor ki bunu hayatının keşkelerine
değinirken de sezinliyorsunuz. O, hayatındaki keşkelere karşın kendi
sektörü ile ilgili bugün ülkenin geldiği noktayı değerlendirirken, ‘ben
de bu şekilde yapabilirdim’i belirtmeden geçmiyor. Bektaş, belki ailesinden sebep, belki memleket sevdası, belki de o anlık verdiği karardan
ötürü kendisini Trabzon dışına taşımayı hiç düşünmedi. Bugün içinde
bulunduğu sivil toplum kuruluşu dâhil bütün sivil toplum kuruluşlarının amacının, sorunlara çözüm üretme yeri olması gerektiğini, oysaki
bu anlayış ve bilincin henüz yeterince yaygınlaşmadığını dile getiren
Bektaş, tek başına gücün hiçbir anlam ifade etmediğine de vurgu yapmadan geçmiyor.
Çok insanın belki kendi hâlinde, biraz daha içe dönük ama tanıdık-
ça Trabzon’un yetiştirdiği başarılı bir isim çıkıyor karşınıza.


Bize çocukluğunuzu ve ailenizi anlatır mısınız?

Bekir Sıtkı Tarım aday olmayacağım sözünün arkasında Bekir Sıtkı Tarım aday olmayacağım sözünün arkasında


İlkokulu Tonya’da Şehit Ayhan Güner İlkokulunda okudum. Evimiz ilçe merkezinde idi ve okullara çok yakındı. 3-5 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Çocukluğumdan okul hayatı dışında pek bir şey yok gibi. Ayağım sakat olduğu için genelde arkadaşlarımla birlikte oyunlara biraz katılırdım, genelde seyirci olurdum. Ortaokul ve lise çağları
da aynı geçti. Çocukluğum ev ile okul arasında geçti diyebilirim. Sını-
fımın en iyi öğrencileri arasında oldum sürekli. Ortaokulda ve lisede
bazı derslerimiz boş geçerdi.

Bazen bir öğretmen tayin olur ama kısa bir
süre sonra giderdi, dersler yine boş geçerdi. Ortaokul ve lisede neredeyse kimya hiç okumadım. Diğer derslerde ise müfredatın yarısını ancak bitirebilirdik. 1978 yılında ailece Trabzon’a geldik ve lise son sınıfı  Trabzon Lisesinde okudum. O bir yıl bana üniversitenin kapısını açtı.


Lise sonda çok zorlandım, iyi bir öğrenciydim ama bir anda geriye düş-
müştüm. Farkı kapatmak için o yıl okuldan eve geldikten sonra dışarı
çıkmadan ders çalıştığımı hatırlıyorum. Şimdiki gibi dershaneler yoktu, daha doğrusu 50 kişilik sınıfımızda dershaneye giden arkadaşları-
mızın sayısı 5-6 gibiydi. Buna rağmen o bir sene üniversite kazanmama
yetti. O yıllarda Tonya Lisesinden üniversite kazanan çıkmıyordu.


İNŞAAT MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ’NDEN BİRİNCİLİKLE MEZUN OLDUM


Üniversite okumak istiyordum ve kafamda hep elektrik-elektronik, makine ve inşaat mühendislikleri vardı. Üniversite sınavında KTÜ İnşaat Mühendisliği’ni kazandım. Üniversite hayatım 1978-1982 yılları arasına denk gelir. 12 Eylül 1980 İhtilali’ni çok farklı değerlendirmek
mümkün. Fakat benim gibi arkadaşlarımın da üniversite eğitimi 12 Eylül sayesinde yarım kalmadı.


Bir hafta daha geç kalsa güvenlik ve olaylar nedeniyle üniversiteye
gidemeyecek durumdaydık. Üniversitede 12 Eylül’den sonra derslerdeki başarım daha da arttı. İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden birincilikle mezun oldum. Babamı, Tonya’dan yetişen en iyi insanlardan birisi olarak tanımlarım. Çok ileri görüşlü bir insandı. İlçe Özel İdare Müdü-
rü idi.


Okul çağlarımızda kız çocukları yeni yeni okutulmaya başlamıştı. Büyük ablam Tonya’nın ilk okuyan kızlarından birisiydi. İki ablam öğretmen oldu, bir ablam okumak istemedi. Küçük kardeşim harita mühendisliğini bitirdi. Benim yapamadığımı yaptı, akademik kariyer
yaptı. 1999 yılında profesör oldu, hâlen Samsun 19 Mayıs Üniversitesi
Harita Mühendisliği Bölüm Başkanı olarak görev yapıyor.


TRABZON’DAN AYRILACAK CESARETİM YOKTU


Üniversite bittikten sonra hayatınız nasıl gelişti?


İyi bir öğrenci olduğum için hocalarım üniversitede kalmamı çok
istedi. Bir gün çok sevdiğim bir hocam beni çağırdı ve bana, “Selahattin, Amerika’da MİT (Massachusetts Institute of Technology) diye bir yer var. Okul birincilerini kabul ediyor. Sana İTÜ profesörlerinden oraya kabul edilmeni sağlayacak bir referans mektubu aldım.” dedi ve
bana bir mektup verdi. “Oraya gitmeni çok isterim.” dedi. Daha sonra
gitmeyeceğimi anladı ve “Hiç olsun yüksek lisansını burada yapma, en
azından Ankara ya da İstanbul a git.” dedi.

Sonuçta hiçbirini yapamadım. Yabancı dilim Fransızcaydı ve eğitim dili İngilizce olan ODTÜ’de
yüksek lisans İngilizce sınavına girdim kazandım. Sonuçta mühendisiz, formülasyondan ne sorduğunu anlayabiliyorsunuz. Sınavda zorlanmadım. Kayıt yaptırdım ve ‘Bir yılı İngilizce okuyacaksın.’ dediler.


Kaydı yaptırdım, akşam otobüse bindim ve Trabzon’a geri döndüm.
Belki de Trabzon’dan ayrılacak cesaretim yoktu. Hep ailemin yanında
okumuştum. Ne benim ayrılacak cesaretim vardı ne de onların. Ailem
de gitmemi istememişti.

YÜKSEK LİSANSA BAŞLADIĞIMDA İŞ HAYATINA DA BAŞLAMIŞ, BÜRO AÇMIŞTIM


Sonunda yüksek lisansımı yine KTÜ’de yaptım. Yüksek lisansı
yaparken üniversitede araştırma görevlisi kadrosu verdiler bana ama
almadım. Maaşa alışıp okulda kalmaktan korktum demek ki... Karşılıksız verilecek bir maaştı. O dönem bir kopuştu 12 Eylül sonrası. Hocalarımın hepsi üniversiteden ayrılıyordu. Sanıyorum onun etkisi oldu.
Hocalarımın birer birer ayrıldığı bölümde kalmak istemedim. Yüksek
lisansa başladığımda iş hayatına da başlamış, büro açmıştım. Yani bir
yandan iş hayatına atıldım bir yandan da yüksek lisansımı yaptım. İş
hayatında başlangıçtan itibaren fırsatlarım oldu, daha fazla kazanmak
için başka bir yere gitmeyi ciddi olarak düşünmedim.


İş hayatına adımınızı nasıl attınız, neler yaptınız?


Üniversite 2. sınıfta tanıştığım mimarlık bölümünde okuyan Sezgin
Atasoy’la birlikte bazı mühendislik bürolarına çizim işleri yapıyorduk.
Mezun olur olmaz birlikte büromuzu açtık. Hâlen daha ortaklığımız
devam etmekte. Başladığımızda mühendis olmuştuk, hesap-kitap yapacaktım. O
zaman bilgisayarlar yeni yeni kullanılıyordu.

Bir hocam İngiltere dönüşünde küçük bir bilgisayar getirmişti, gittim onu istedim ve aldım.
Onunla inşaat mühendisliğinde kullanacağım programlar yazmaya
başladım. Büroda da kullanmaya başladım. Hattâ yerel bir gazete 1982
yılında ufak bir haber yapmıştı. Ama komik bir şey oldu. ‘İlk bilgisayarlı büro hizmeti’ yazılacakken, ‘Bilgisayarlı bir küre hizmete girdi’
yazılmıştı.


Memlekette bilgisayar yoktu zaten, çoğu kişi bilgisayar nedir bilmiyordu.
Kullandığım bilgisayar bir klavyeden ibaretti. Ekranı, yazıcısı vs.
yoktu. 31 ekran siyah-beyaz bir televizyon vardı, onu ekran olarak kullanıyorduk. Bilgileri kaydetmek için de evdeki teybi kullanıyorduk. O öyle bir sistemdi.


STATİK BETONARME HESAP YAPAN PROGRAMLARIMI SATMAYA BAŞLADIM


1-2 yıl sonra biraz daha gelişmeye, yazıcıları, diskleri olmaya başladı. Sanıyorum Özal zamanıydı. Çalışmaya başladık ve bilgisayarda bize
lazım olan programları epey geliştirdim.
Bu arada bilgisayarlar da yaygınlaşmaya başladı. Ben de yazdığım
statik betonarme hesap yapan programlarımı satmaya başladım. Toplam 40-42 civarı büroda programlarım kullanılıyordu. 90’lı yıllardan sonra çizimli programlar çıkmaya başladı. Zaman bulduğumuzda sevdiğimiz bir işti; bir yandan proje çizim işiyle uğraşıyordum, bir yandan
ufak da olsa inşaat işlerimiz vardı. Çizimli programlara dönüştüremedik. O arada bilgisayar program fiyatları düşmeye başladı. Hesap için sattığım paraya hesap-çizim dâhil programlar satılıyordu. Bir süre çizim yapan program yapmayı planladımsa da sonunda vakit ayıramadım
ve ben de o programlardan satın alıp kullanmaya başladım. Hâlen daha
betonarme-çelik her türlü binanın projesini, hesaplarını yapıyoruz.


Proje işini severek yapıyorum. Sektör gereği yap-sat türden inşaatlar
yaptık. Hâlen yapmaya devam ediyoruz. Yaptığımız konutların Trabzon’da bir marka değeri olduğu söyleniyor. 2008-2013 yılları arasında KTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde konuk öğretim üyesi olarak ders verdim. Çeşitli kurumlarda istek üzerine inşaat mühendisliği konularında eğitim seminerleri vermekteyim.


TRABZON OLMASI GEREKEN YERDE DEĞİL, ASLINDA GERİ
GİDİYOR


Trabzon size göre geçmişten bugüne nasıl bir gelişim gösterdi?
Elimizde yiye yiye bitiremediğimiz Trabzon’un isminden başka bir
şey yok. Trabzon bana göre dönmüyor, taşıma suyla döndürülmeye çalışılıyor. Belli sene aralıklarla buraya bir proje adı altında devletten bir
miktar paralar geliyor. Ama kamulaştırma ama başka bir şey. Trabzon
olması gereken yerde değil, aslında geri gidiyor. Ekonomik olarak, nüfus olarak hep geri gidiyor.


Trabzon 80’li yıllarda üniversitesine baktığınızda 4 ya da 5. üniversiteydi. Kent olarak baktığınızda yine ilk 10’da sayabiliyorduk. Bugün
Trabzon ekonomik ve nüfus olarak çok büyük irtifa kaybetti ve bu hâlen
de devam ediyor. 1980’li yıllarda nüfus olarak da ekonomik olarak da
bugünden çok daha iyi durumdaydı Trabzon. Nüfusu çok azaldı. Göç
veriyor. Çocuklarımız okumaya gidiyor ve bir daha dönmüyor. Trabzon, üniversite öğrencilerinin sayısına ve aylık harcamasına muhtaç bir
şehir oldu. Ekonomik olarak büyüyemedi. Avantajlarını kaybetti. 30 yıl
önce üniversite olan özel illerden biriydi; tabii havaalanı ve limanı da
sayarsak. Bugün bu yapıların avantajları neredeyse kalmadı. Sanayiyi,
ticareti geliştiremedik; üniversite desen onu da geliştiremedik, o da irtifa kaybetti. Şimdi üniversitesi olmayan şehir de kalmadı.


BEN HÂLÂ DEĞİL TRABZON’UN, ÜLKEMİZİN ÜRETİMDEN
BAŞKA ÇARESİ OLMADIĞINI DÜŞÜNÜYORUM


Peki, bu göçün, ekonomik kaybın önüne nasıl geçilebilir?


Aslında bu sadece Trabzon’un değil Anadolu’nun problemi. Ancak
burasının bir iki avantajı var. O avantajlar da devreden çıktı ki bunlardan birisi liman, birisi havaalanı. Ama öte yandan coğrafi dezavantajlardan dolayı arsa yok, yer yok. Yatırımcı yatırım yapmak için arsa bulamıyor.

Hem yok hem çok pahalı. Öte yandan üretim tesisleri için
büyük şehirlere, pazarlara uzak. Liman büyük avantaj ama iş görmüyor, havaalanı keza aynı. Trabzon’un bir sanayi şehri olması çok öngörülmedi, çok hedeflenmedi. Hedeflenseydi ne kadar yol alınırdı bilmiyorum. Ben hâlâ değil Trabzon’un, ülkemizin üretimden başka çaresi
olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla sanayi olmalı. Elimizde bir turizm kartı var. Turizm kartı şu anda gelişmemiş, gelişmekte olan hattâ gelişmiş bütün ülkelerin hepsinin elindeki kart. Almanya’daki köyde de Polonya’da da Çekoslovakya’da da Suriye’de de birinci öncelik turizm. Turizmde dünya ticaretine entegre olmaya çalışabiliriz. Hem de
oturduğumuz yerden. Sanal ortamda ticaret yapmaya ve geliştirmeye
kafa yormalıyız. Projeler ve girişimciler yetiştirmeye çalışmalıyız.


TURİZM SEKTÖRÜ TRABZON’U GELECEĞE TAŞIYAMAZ


Yani size göre turizm sektörü Trabzon’u geleceğe taşıyamaz mı?


Taşıyamaz çünkü altyapımız yok. Yaklaşık 20 yıl önce Rusya’dan
böyle bir fırsat geldi ama kullanamadık. Birkaç yıldır Arap turizmi var
ve aynı hatalar yine devam ediyor. Kullanma şansımız yine yok. Ülke
olarak söylüyorum, okumuşumuz yok. Okumayan bir toplumun ileri
gitmesi mümkün değil. Ben o anlamda çok bir gelecek görmüyorum.
Turizm hizmet sektörüdür, kolay görünüyor ama kolay değildir. Turist
kazıklanmaz, kazıklanırsa gelmez. Dolayısıyla bu süreç bana ümit vermiyor.
Trabzon’da ikinci bir üniversite konuşuluyor, bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Eskiden insanlar politikacılardan fabrika istiyordu. Şimdi okul istiyorlar. Bugün yüksekokul olmayan bir ilçemiz kalmadı gibi.

Bu konuda iyi bir şey de söyleyebilirsiniz. İnsanlar iş yeri değil artık okul istiyor.
Bu konuda üç düşünce var;

  1. ‘1) Öğrenci gelir evi kiraya veririm.
  2. 2) Dükkânda peynir-ekmek satarım.
  3. 3) Benim çocuklarım gurbete gitmez,yanımda okur.’

Bir ilçede yüksekokul olması iyi bir şey ama bir ilçedeki yüksekokul
kalitesinde de üniversiteler yaptık. Bu da çok kötü bir şey. Üniversitenin iyisi lazım. Üniversiteler küçük şehirlerde olmaz. Bu basit bir cümle
değil. Bir üniversite öğrencisinin üniversite eğitiminden mesleki olarak
aldığı onun genel yapısına, mesela ‘bu adam mühendis’ dediğiniz zaman onun bütün bir değerlendirmesi vardır. O değerlendirmede mesleki birikimi yüzde 15-20 olur, yüzde 80’i o şehirdir. Ama öte yandan geniş nüfus var. Bir bakıyorsunuz üniversite sayısı artmalı mı? Evet,
artmalı. Ama kalitede en ufak bir artış yok, olması gereken yok.


ÜRETMEYEN TOPLUMUN İLERİYE GİTMESİNE İMKÂN YOK


Bu kez elinde diploması olan onlarca vasıfsız insan görüyorsunuz.
İnsanımız çalışmak istemiyor, çalışma koşulları kötü. Ama o kötü olan
ekonomik koşullara ihtiyacı olan nüfusumuz fazla. Orada da bir sorun
var. Çalışmanın iyisi kötüsü, ayıbı olmaz. Ama öyle bir yerleşti ki insanlar oturduğu yerden geçinmenin ya da köşe dönmenin hesabını yapıyor. ‘Beni sigortalı göstermeyin, işsizlik maaşım var, o kesilmesin.’


diyor artık insanlar. Üretmeyen toplumun ileriye gitmesine imkân yok.
İkinci bir üniversite olsun tamam, peki aslında ne diyoruz ikinci üniversiteyi isterken? Şehre gelen öğrenci sayısı artsın, şehre para girsin.
Bu kadar basit. İkinci üniversite tabii olsun, zararı yok ama üniversitemiz bırakın dünyayı, ülkemizin en iyi 5 üniversitesi arasında olsun ya da bazı bölümlerde birinci olalım diyebiliyor muyuz?

Orhan Selahattin Bektaş

Çıtayı buraya koyabiliyor muyuz buna bakmak lazım.
Trabzon Ticaret ve Sanayi Odasına girerken amacınız neydi ve
Oda’nın misyonuna ilişkin neler düşünüyorsunuz?
Doğrusunu isterseniz çok da isteyerek girmedim. Arkadaşlarıma
destek olmak ve şehrime elimden gelen katkıyı esirgemek istemedim.
Bugün ülkemizde bir şeyi yapmak kolay değil. Benim gördüğüm, bir
sürü düzgün proje var. Ama bu projelerin hazırlığı 5-6 yıl sürüyor. 5-6
yılda bu projelerin iki defa bitmiş olması lazım. Ben böyle bakıyorum
ve böyle baktığımız zaman ‘bir iş göremiyoruz’ diyorum. Dışarıya bakı-
yorum, bu defa bu projelerin konuşulması bile bir kazançtır diyorum.


BUGÜN MEMLEKETİN ENERJİSİNİN YÜZDE 85’İ KARŞILAMAYA, UĞURLAMAYA GİDİYOR


Kamuya bakıyorsunuz, bakanı, valisi gidip geliyor. Bugün memleketin enerjisinin yüzde 85’i karşılamaya, uğurlamaya gidiyor. Yetkililere ulaşamıyorsunuz. Sorunları çözüm odaklı konuşamıyorsunuz.


Projeler oluşturamıyorsunuz. Oluştursanız bu defa projelerin takibi
yapılmıyor, projeler istendiği gibi yürümüyor. İş yapmayı çok fazla isteyen de yok.
Basında yer alayım, bilineyim, önde olayım anlayışı var. Bir şey yapılırsa onun sahibi çok ama yapılırken asker yok. Herkes komutan…


Ticaret Odası elinden geleni yapıyor aslında. Ancak istemeyene bir şey
veremezsiniz.


İnsanların bir eksikliklerinin farkına varmaları lazım; sonra istemeleri ve bu eksikliği örgütlü olarak TTSO ile daha kolay aşarım demesi lazım. TTSO da lokomotif olması lazım. Bugün faydalı bir eğitim düzenliyorsunuz, üyeler rutin iş yaşamı altında ezilmekten kafalarını
kaldıramıyor; hazırdaki fırsatı değerlendiremiyor. Düzenlediğiniz etkinliğe katılımcı bulamıyorsunuz.


KAFE AÇILARAK BİR MEMLEKET KALKINABİLİR Mİ?


Bu manada size göre ne yapılabilir?


Şehrin içine giriyorsunuz nerede yıkılmış bir bina varsa otopark.
Şehirde trafik düzeni diye bir şey yok. Ana caddelerde birkaç yıldır
hangi dükkân kapanıyorsa yerine kafe açılıyor. Kafe açılarak bir memleket kalkınabilir mi? Köyler değil ilçeler boşalmış neredeyse. Kısa vadede baktığınızda köylere dönüşü özendirici tedbirler alınması lazım.
Buranın geçmişinde bir hayvancılık izi var. Bununla ilgili birçok şey
denendi, deneniyor ama buna dört elle sarılmak gerekiyor. Köydeki
bir ailenin yaşamını köyde düzelttiğiniz zaman, buradaki belediyenin
ve merkezi yönetimin bütçesine katkı sağlıyorsunuz. Orada üretiyor,
orada tüketiyor. Ürettiğinden siz de kendisi de faydalanıyor. Buradaki
apartmana taşıdığımız her evden hazır yiyici kesimi artırıyoruz ve onlara gerekli altyapıya gerekli para yok.


Bugün çok büyük değil, 30-40 ineğin barınacağı mandıralar yapılabilir. Şimdi bunun için kredi de veriliyor ama bu sistemi kollamak gerekiyor. Geçmişte iyi olmayan uygulamalar yapılmış, başarılı olmamış. Adam proje ile inek almış, bir yıl sonra o inekler satılmış ve parası
yenmiş. Teşviki veren mekanizma ise ‘Nerede bu inekler?’ diye sormuyor, yatırımı takip etmiyor. Bugün bir köyde bir mandıra kurdunuz diyelim, en büyük sorunlardan birisi de mandırada çalışacak kimsenin bulunamayacak olması. Bizim şu anda çözmemiz gereken problem bu.


30-40 ineğin alınması, mandıranın yapılması değil.
Birinci sıkıntı orada çalışmayı kabul edecek insan gücünün bulunamayışı. Bu bir anlayış farkından geliyor. Orada istemediği gibi şehirde de istemiyor. Masabaşı iş, bol para, iyi giyim kuşam, son model cep telefonu… Bunlar bana verilsin ama
çalışmayayım. Memleketin en büyük problemlerinden biri bu aslında. Tamam, çalışanların ücretleri az ama bu çalışmaya engel değil ki. Rekabet diye
bir şey var. Sen iyi oldun mu kaçarı yok daha iyi ücret kapıları açılıyor.
Ama önce hak edeceksin. Hem ücreti beğenme hem de çalışma... Bu yol,
yol değil. Bu adam bu ücreti hak ediyor dedirteceksin. Ne isterseniz isteyin onun için bir gayret gösterilmesi gerekiyor.


ÜRETİMİ ÖNE ALACAK MODELLERE GİTMEMİZ LAZIM


Bu memleketin dimağı, bilinci,
kafa yapısının dönüştürülmesi lazım.
Bu böyle değildi, bozuldu. Bunu siyasi mekanizma düzeltecek. Bugün öyle
bir noktaya geldi ki sosyal yardım da
eleştirilir oldu. Sosyal yardımın bir
tarafında tembellik, çalışmama var
ki bunu kabul etmem mümkün değil. İnsanlar yaşamak için ihtiyaçlarını karşılayacaksa herkesin bir şey üretmesi gerekiyor. Düşünce bazında bu memleketin genç bireylerini
hazırlamamız lazım.


Memleketimiz burada kötü bir sınav veriyor. Kalkınmanın üretimden başka çaresi yok. Onun için üretimi öne alacak modellere gitmemiz
lazım. Bu kısırdöngüyü kırmamız lazım. Bunun için iki şey gerekli; birincisi zihniyet, ikincisi üretim.


Diğer taraftan bugün ilçeler boşaldı. Türkiye genelinde olduğu gibi
Trabzon’da da korkunç bir inşaat furyası var.


MEMLEKETTE NE KADAR BÜYÜK ŞİRKET VARSA İNŞAAT
ŞİRKETİ OLDU


Bardağın dolu tarafından bakarsak bu iyi bir şey, bir hareket. Çünkü orada bir ekonomik faaliyet var. Kimisi işçi, kimisi işveren olarak
iş yapıyor. Kötü tarafından bakarsanız büyük bir durgunluk var. Kime
satılacak, alıcı kim ve bu inşaatlar bittiğinde ne olacak? Altyapı yok! Bu
inşaatların hepsinin yol, su, kanalizasyon, elektrik, telefon, doğal gaz,
internet ihtiyacı nasıl karşılanacak? Yerel yönetimin bu işe hazırlığı,
bütçesi, programı var mı? Yarın elektrik, su isteyecekler; arızalar katlanacak. Yollarımızın hâli ortada. İnşaatların ekonomiye katkısı, inşaatın
sadece yapıldığı sürece geçerli, inşaat bittiği anda bitiyor ama eğer o
inşaat yerine üretim yapacak bir fabrika yapsanız inşaat süreci var ama
sonrasında da üretimden oradan ekmek yiyen, orada çalışan bir kesim
olacak. Son yıllarda bu işin cazibesine memleket biraz fazla kapıldı. Bu
da bütün Anadolu’ya yayıldı. Memlekette ne kadar büyük şirket varsa
inşaat şirketi oldu.


Keşkelerinize dönelim, hangi konularda keşke dediniz?
Biz burada da ekmeğimizi kazanırız, ailemizin yanında da kalırız,
ekmek parası için başka yere gitmeye değmez diye düşünüyordum iş
hayatına atıldığım yıllarda. Ama uzun zaman sonra yeni bir şey yapamadığınızı, yeni bir şey katamadığınızı görüyorsunuz. Dolayısıyla rutine giriyorsunuz. Keşkeye gelince; mesleki deneyimimden, birikimimden dolayı keşkelerim oluştu. Trabzon’da kalıp sürekli aynı tarz bina
projeleri yaptık. Ancak bir büyük şehirde olsaydım orada buradakilerden çok daha farklı bina projeleri ile uğraşacaktım. Bugün parmakla gösterilen gökdelenlerde niye benim mühendis olarak imzam yok?
Mesleki keşkelerimden biridir.
Ekonomik olarak çok büyük hedeflerimiz olsaydı iş hayatı için bü-
yük şehirleri tercih ederdim belki. O zaman bu keşkelerim de olmazdı.
Çok uzun zaman üniversitede iyi ki kalmadım dedim ama şimdi öyle
düşünmüyorum. Kalsaydım belki şimdikinden daha genç ve enerjik
kalabilirdim.


Akademik kariyer sevdiğim ve başarabileceğim bir işti. İnsanın
yaşam süresince tatmin olmaya ihtiyacı var. Bu çok önemli bir duygu,
bunu yaşamak gerekiyor. Ne kadar iddialı olur bilmiyorum ama bugün
günün çok büyük bir bölümü iş yerinde geçiyor. Evde daha az zaman
geçiriyoruz. Dolayısıyla iş yerinde geçirdiğimiz zamanın nasıl olduğuna
bakmamız lazım. Burada ya işinizi çok seveceksiniz, çok sevdiğiniz için
o iş sizi tatmin edecek ya da işinizin kazancı çok olacak. Paradan dolayı
yaşamsal ihtiyaçlarınızı karşılayacaksınız ve o işi yapmaya devam edeceksiniz. Yani bir tatmin yaşamanız gerekiyor. O yüzden ya işinizde ya
da kazancınızla tatmin duygusunu yaşamanız lazım.


Trabzon Ticaret ve Sanayi Odasının şehre katkısı size göre yeterli
mi, neler söyleyeceksiniz?


Trabzon Ticaret ve Sanayi Odasının şehre katkısı çok ama biraz
önce söylediğim gibi yerine ulaşmıyor. Bugün ciddi paralara sahip olabileceğiniz birçok eğitimi Oda burada ücretsiz veriyor. Parayla dinleyemeyeceğiniz insanlar geliyor ve deneyimlerini anlatıyorlar.
İnsanlar günlük hayatın rutininden çıkıp gelip bunlardan faydalanmıyor. Bunun iki sebebi var; birincisi böyle bir ihtiyaç kafada yok, ikincisi rutinden çıkılamıyor. Rutin hayat insanları âdeta robotlaştırıyor.


Bugün düzenli olarak bir sosyal faaliyete zaman ayıran insan sayısı
ne yazık ki çok az. Sinema, tiyatro, müzik kültürü yok. Eğer siz bir şey
üretiyorsanız orada bir ihtiyaç var. Yaşam biçimi çok olmadık bir yere
döndü.


ZOR BİR MEMLEKETTEYİZ


TTSO’nun olduğu gibi diğer sivil toplum örgütlerinin çabaları da
boşa gidiyor. Ve bu etkinlikleri düzenleyenlerin şevkini kırıyor. Uğra-
şıyor, çaba sarf ediyorsunuz ve ilgi olmadığını görünce bir daha yapmak istemiyorsunuz. Sahip olduğumuz projelerden bazılarını ne yazık
ki sonuçlandıramadık. Daha iyi şeyler olabilirdi. Zor bir memleketteyiz.
İnsanda bazen şevk kalmıyor. Nereye baksanız olmaması gereken bir
şey görüyorsunuz. Memleket her konuda üretmiyor, üretmediği için
üzülüyorsunuz ve üzülmeye devam edeceksiniz; yapacak bir şey yok.
Her şeye rağmen TTSO’da şehre katkısı olacak ciddi projeler yü-
rütülmeye çalışılıyor. AB projeleri takip ediliyor. Beşikdüzü Peynir Altı
Suyu Tesisi Projesi, Sürmene Çamburnu Tersane Projesi, İnovasyon
Merkezi, Biyoteknoloji Merkezi, Yatırım Adası gibi çok değerli projeler
sonuçlandırılmaya çalışılıyor. Her konuda şehre katkı konmaya çalışı-
lıyor.


Sektörünüzle alakalı sorunların çözümü konusunda istediğiniz çalışmaları yapabiliyor musunuz?
Memlekette ne yazık ki hiçbir sektör örgütlü değil. Kimin kapısını
çalarsanız çalın, sektörün problemlerinin bir araya gelerek daha kolay
aşılacağı inancına, bilincine sahip değil. Hâlbuki sivil toplum örgütlerinin kuruluş amacı budur. Tek başına gücün yoktur, berabersen olur.
Ama bu inanç kalmadı ki bu çok kötü bir şey. Dolayısıyla herkes problemini kişisel olarak algılıyor ve o şekilde çözmeye çalışıyor. Bir kısmı
küsüp vazgeçiyor, bir kısmı aşmaya çalışıyor, aşıyor. Bir kısmı başka
yollardan aşmaya çalışıyor. Bir kısmı tökezliyor, düşüyor ve kalkamı-
yor. Yaşam koşulları, ekonomik koşulların olumsuzluğu, insanlar arasında güven duygusunun kalmaması, vicdanların kirlenmesi memleketin uzun zaman hâlledemeyeceği kadar bozuldu. Sorunların çözümü için toplum olarak iyi bir durumda değiliz ne yazık ki.


Selahattin Bey teşekkür ederiz.


Ben teşekkür ederim.