Şimdi de” Öğretmenlik Meslek Kanunu” çıkarılarak, her alanda gerçekleştirdikleri yıkıma bir yenisini eklemenin peşindeler…

Aynı işi yapanlar arasında “kariyer farkı” oluşturarak, ücret farkı sağlayarak, “öğretmenleri öğrencileri için çabalayan” konumundan çıkarıp “birbirleriyle yarışan” durumuna taşımaya çalışıyorlar.

Böylece öğretmenler” arkadaşlarıyla mesleki yetkinliği artırma” üzerine değil, arkadaşımı nasıl geçerimin üzerine çabalayacaklar.

Kapitalizmin acımasız yaklaşımıdır bu.

Öğretmenler ekonomik sosyal haklarını, “bilimsel, demokratik, laik, eğitimi” konuşmanın yerine işveren konumundaki devlet yetkililerinin kariyerini yükseltmesi, bireysel ücretlerini artırmasının uğraşına yönelecekler.

Varsa yoksa-verimlilik. Üstelik bu verimliliğin sınırını da yok.

Kariyerini yükseltmek çabası ile emek üreten öğretmen, bu uğurda kendini kanıtlamak için deyim yerindeyse “kırk taklayı birden atmak” durumunda olacak.

Yıllar öncesiydi. Beden eğitimi öğretmeni olmuş ve atanamamış küçük damadım ilaç mümessilliği yapıyordu. Eczane ve doktorlarla bağlantı kurup, aylık cirosunu artırmaya özendiriliyordu. Başardıkça prim alıyor, sonu gelmeyecek bir yolculuğu sürdürüyordu. Ben ve çevrem ona yeni bağlantılar sağlayarak bu alavere dalaverenin içinde yardımcı olmaya çalışıyorduk.

Her defasında onure ediliyor, prim veriliyor, bir dahaki ay için daha fazlası isteniyordu.

Tükenmek bilmeyen ciro artırma beklentisi karşısında damadıma “Bu işi bırak. Bu ev senin gibi birkaç kişiyi bakar.” diyerek işini bırakmasını sağlamıştım.

Daha çok performans, daha çok ciro, daha büyük kariyer anlayışı, şimdi de öğretmenlere dayatılıyor. Öğretmenlerin birlikte hareket ederek sistemi iyileştirme mücadelesinin yerini “arkadaşını sollama” mücadelesi alsın istiyorlar.

Bu yaklaşıma itiraz eden öğretmenler, 2 Kasım 2022 Çarşamba günü tüm Türkiye’de olduğu gibi Trabzon’da da greve giderek, Meydan Parkı’nda yasanın geri çekilmesini istediler.

Talepleri dikkate alınır mı? Toplumun demokratik taleplerini dikkate alan bir anlayışla karşı karşıya mıyız? Maalesef evet diyemiyorum. Belki de bu en demokratik tepkilere, çeşitli yerlerde kolluk güçleri ile müdahale edebilecekler. 30 yıllık tarihimiz bunun örnekleri ile dolu. “Grevli-toplu sözleşmeli sendika yasası” çıkarılsın diye yüz binlerce kişi Kızılay Meydanı’nda toplansak da cop, biber gazı ve gaz bombaları ile karşılaştık.

Sonuçta “toplu görüşme” yasası adı altında ucube bir yasaya kamu çalışanlarını mahkum ettiler. Yılda bir kez yetkililerle görüşülüyor. Talepleri dinleniyor. “Grevli-Toplu Sözleşmeli Sendika Yasası” ise, işveren-devletin masasında gündeme dahi getirilmiyor.

Çeşitli baskılar sonucunda en çok üyeye sahip olmayı başaran Memur-Sen Konfederasyonu’nun Başkanı “işvereni temsil eden bakan” ile birlikte diğer sendika temsilcilerine ve kamu emekçilerine “zafer kazanmış kahraman” edası ile bakıyorlar!

Ülkemizde tüm kurumlar işlevlerini yitirirken, Milli Eğitim Bakanlığı da yeni projeler üretme yerine bizzat çalışanların etkinliğini ortadan kaldırıyor.

Demokratik kitle örgütlerinin, “sivil toplum örgütlerine” dönüştürülmesi yolunda çabalar yoğunlaşıyor.

Demokrasi talebi olmayan örgütlenmelerin adında “sivil” olması onların “egemen güçleri” etkileme çabasına katkı sağlamıyor. “Sivil toplum” örgütü anlayışıyla müzakere-mücadele edilecek kesimlerle birlikte “toplum kesimleri” ortak harekete yönlendiriliyor.

Şimdilerde çıkarılan “Öğretmenlik Meslek Kanunu”yla da kamu çalışanlarının sendikal örgütleri “sivil toplum örgütüne” dönüştürülmeye çalışılıyor. Memur-Sen, bu konuda kendini çok önceden kanıtlamış durumda. Türkiye Kamu-Sen de “iki arada-bir derede” tutum göstererek mevcut gidişata adeta göz kırpıyor.

Profesyonel sendikacılığı benimsemiş olan sendikaların yöneticileri, milletvekili vs. olma yolunda yüksek maaşları ve makam araçları ile kendi konumlarını korumanın ve büyütmenin peşine düşmüş durumdalar.

Ne diyelim kariyer meselesi!

Sonuçta kapitalizm “topluluk olan her şeye ateş etmeye” devam ediyor.