Erzurum Kongresi’ni kimin ya da kimlerin düzenlediğini merak edip araştırırsanız, karşınıza şöyle bir ifade çıkar: “23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında merkezi İstanbul’da bulunan Vilâyât-ı Şarkiyye Müdâfaa-i Hukûk-ı Milliye Cemiyeti’nin Erzurum şubesiyle Trabzon Muhâfaza-i Hukûk-ı Milliye Cemiyeti’nin Erzurum’da birlikte düzenledikleri mahalli kongre

Milli Mücadele’nin başlangıç aşamalarına göz attığınızda bu “Cemiyet” tabiriyle sıkça karşılaşırsınız. Cemiyet, eski dilde “dernek” demektir. Yani Kurtuluş Savaşı’nda derneklerin önemli bir rolü olduğunu söylemek hiç yanlış olmaz.

Zaman sıçraması yapalım ve doğrudan günümüze gelelim. Türkiye’de TÜSİAD diye bir dernek var. Bu derneğin mensupları Türkiye’nin en zengin ve güçlü kişileri. Bu insanlar her gittikleri yerde doğal olarak büyük itibar görüyorlar, çok özel mekânlarda yaşıyor ya da çalışıyorlar. Hepsi kendi dünyasında çok özel. Öyle olduğu halde neden gidip bir dernek çatısı altında kendileri gibi özel insanlarla kolektif bir hareket içine giriyor, başlarını ağrıtacak işlere kalkışıyorlar? Öyle bir profilde her kafadan bir ses çıkması son derece doğaldır.

Nedeni şu olsa gerektir: Bu coğrafya son derece istikrarsız bir coğrafyadır, kimin yarın ne olacağı belli değildir. O yüzden ne kadar örgütlü bir toplumun parçası olursanız o kadar güvende olursunuz. Bu kural tarih boyunca birçok defalar tecrübe edilmiştir. Bu gerçeği en yüksek derecede idrak edenler de toplumun birliğe en az ihtiyacı olan kesimleridir.

Zenginler böyle, peki geminin aşağı katlarında ne olup bitiyor? En aşağıdakiler perişan. Örgütlü toplum olmaya en çok onların ihtiyacı olduğu halde bu konuda en ufak bir bilince sahip değiller. O taraflarda en çok rastlanan STK örneği hemşehri dernekleri; fakat ne derneklerin halkın ekonomik durumu umurunda ne de sıradan vatandaş derneklerin böyle bir faydası olabileceğini farkında.

En traji-komik durumda olanlar da o en alttakilerin bir segment üstüne çıkmış olanlar. İyi (?) bir geliri, kariyeri, evi ve arabası varsa “Benim derneğe merneğe ihtiyacım yok ki, ne diye gidip orada milletin ağız kokusunu çekeceğim?” diye düşünüyor. Hâlbuki coğrafyanın istikrarsızlığı kimseye acımaz.

Yeniden başa dönelim. Milli Mücadele yıllarında dernekler ne yapmış? Toplumun en acil ihtiyacı için hamleler yapmış, değil mi? Şükürler olsun hâlihazırda öyle bir durum söz konusu değil ama günümüzde derneklerin en acil ihtiyaç diye bir dertleri yok sağ olsunlar. Bugün bir ekonomik kriz iflahımızı kesmiyor mu? Peki hangi hemşehri derneği hedef kitlesindeki insanların ekonomik refahı için bir gayret sarf ediyor? Bütün dünya gibi biz de karanlık bir pandemi döneminden geçtik. Derneklere en fazla ihtiyaç duyulan bir dönemdi. Birkaç tanesinin yardım kolisi dağıttığını işittik, hepsi o kadar. O zorlu günlerde hiç sesleri çıkmayan derneklerimiz pandemi bittikten sonra saklandıkları deliklerden çıkıp aynı tas aynı hamam oynamaya başladılar. Yok piknik, yok şenlik… Hiçbir derdimiz, tasamız yok (!) nasıl olsa.

Sivil toplum örgütlenmesi bu coğrafyada mutlak bir ihtiyaçtır. Bu realite günümüzde olduğu gibi bazen unutulur. Sonra birileri farkına varır, insanların ihtiyaçlarına ve taleplerine cevap vermeye başlar ve diğer (güya) dernekçilik yapanlar silinir gider. Ne olduğunu bile anlamazlar. Anlasalar da onlar için artık çok geçtir.