Ülkemizde yaşanan hayat pahalılığı mevcut ekonomi yönetiminin sonuçlarıdır.

Et, süt, yumurta, buğday gibi özellikle temel gıda ürünlerinin sürekli pahalılaşması bu ürünlerle ilgili hedefleri belirlenmiş tarım ve hayvancılık politikalarının olmayışıdır. Kendi haline bırakılmış üreticinin çıkarları bu plansızlığın içerisinde kaybolmaktadır.

İktidar olanlar bu basit gerçeği bilmezler mi? Bilirler de bu ürünleri dışarıya ihraç etmek ve yine bu ürünlerden dışarıdan satın almak biçiminde gerçekleştirilen ticaret birilerine kazanç sağlarken, bir miktar da döviz girdisine imkan sağladığı için, döviz sorununa çare olur. Geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlayanlar bu ala-vera trafiğinde sadece olumsuz sonuçlarla buluşurlar.

Gümrük Birliği Antlaşmasının kabul edilmesiyle birlikte, ülkemiz, kaliteli ürünler üreten batılı emperyalist ülkelerin pazarına dönüşürken ülkemizin işbirlikçileri bu ürünleri toptancısı ve perakendecisi olarak konumlanmışlardır.

Ülkemizin yöneticilerine de giderek büyüyen ticari açığı kapatmak için kamu mallarını ve doğal kaynakları satmaktan başka çare kalmamıştır.

Aynı yöneticiler; yabancı sermayeyi ülkemize çekmek için yabancı ülke halklarının kendi ülkeleri için istemediği ülkelerini kirleten nükleer, termik, hidro-elektrik gibi santralleri bizim ülkemizde yapmaktan kaçınmazlar. Bu uygulamaların halkımızın çıkarları ile ilgisi yoktur.

Yönetenler; çevrenin yok olacağına bakmadan cüzi sayıda oluşacak iş olanağını ‘halka hizmet’ diye yutturmaya çalışıyorlar. Çaresiz bırakılmış halkımız içerisinden çok az bir kısmı da onlarla işbirliği yaparken, kolluk güçlerini de kendi halkının karşısına dikiyorlar.

Böylesi bir ekonomik programın ardından doğasından koparılan ve temel ihtiyaç maddelerinden mahrum kalan halkın mevcut hükümeti desteklemesi mümkün değildir. Emeklinin, asgari ücretlinin ve işsizlerin bu ekonomik programda yeri yoktur. Kaşıkla verilen kepçe ile alınmıştır.

Bu sonuçlar karşısında hükümet, sürekli olarak ‘gelecek güzel günleri’ vadetmektedir. Bu umudu perçinlemek için dini referanslara sarılmaktadır. Geçtiğimiz cuma günü tüm camiilerde ‘şükür hutbesi’ bu nedenle okutulmuştur.

Mevcut uygulamalar sonucunda ‘karun’ olanlarla ‘mağdur’ olanlar aynı anlayışla şükredebilirler mi?

Bundan dolayıdır ki Hasan Hüseyin Korkmazgil bir şiirinde ‘ Şükürü kurtarmak gerek’ dizesini yazmıştır.

20 yıllık ekonomik model iflas etmiştir. Ekonomik kaynakları tüketen hükümet, kaynak olarak doğalgaz, elektrik ve yakıttan elde ettiği ÖTV’ye sarılmıştır. Dövizin TL aleyhine dalgalanması demir, çimento ve kereste fiyatlarına yansırken, gübre fiyatının 2,3 kat artmasına neden olmaktadır. Hükümet çareyi; doları ve TL’si olanlara kur garantisi farkı ile enflasyon farkı garantisi vermekte aramaktadır. Faizden kaçtığını iddia ederken yine faiz ödemektedir.

Mevcut hükümetin uyguladığı ekonomik zararların hükümet sonrasında da aşılması zorluklar taşıyacaktır. Olası bir ‘millet ittifakının’ kamusal üretime yönelme, dışarıya bağımlılığı azaltma, büyük sermayeyi vergilendirme gibi ulusal ekonomi politikası izlemeye yönelik radikal önlemler alabileceği kuşkuludur.

Emperyalist-kapitalist ilişkileri sınırlandırmayı ve toplumun çıkarlarını esas almayı hedefleyen sol bir anlayış uygulanmadığı sürece ne ülkemiz ne de dünya haklarının mutlu olması mümkün değildir.

Sorun çözümü ile birlikte vardır.