Trabzon Şalpazarı’ndan bir yaşam öyküsü

Trabzon Şalpazarı’nda yaşayan Çepni Türkmen (Ağasar) 88 yaşındaki İfakat Karagöz ile yaptığım söyleşide, Çepni kadınlarının her alanda varlıklarını sürdürmek için kendilerini nasıl yetiştirdiklerini ilk ağızdan dinledim.

Gökhan Türk
Gökhan Türk Tüm Haberleri
Büyütmek için resme tıklayın

Teknolojik gelişmelerin baş döndürücü bir hızla yaşandığı çağımızda, gelenek ve göreneklerimizin nasıl yok edildiğine şahit oluyoruz. Gittiğim, Trabzon’un tüm ilçe ve mahallelerinde aynı olaya şahit oldum. Trabzon Şalpazarı’nda yaşayan Çepni Türkmen (Ağasar) kültürünün günümüzde de farklı biçimlerde varlığını devam ettirdiğini görünce çok sevinmiştim. 88 yaşındaki İfakat Karagöz ile yaptı- ğım söyleşide, Çepni kadınlarının her alanda varlıklarını sürdürmek için kendilerini nasıl yetiştirdiklerini ilk ağızdan dinledim. Şimdi o söyleşi… İş görmeye başladığımda daha beş yaşındaydım 1935 yılında Şalpazarı Dorukkiriş köyünde doğdum. Köyümüzde okul olmasına rağmen fakirlikten dolayı okula gidemedim.

Trabzon Şalpazarı’ndan bir yaşam öyküsü

Kur’an Kursuna gittim. Babam Zonguldak’ta maden ocaklarında gece bekçisi idi. Çocukken hiç oyun oynamadım. Annem tüm işleri yapar, ayrıca tarlada ektiğimiz kendirden, örgü örerek giyimlerimizi karşılardı. Beş yaşına gelince annemin bize öğrettiği tarla işleri dâhil bütün işlerde çalışmaya başladım. On yaşına geldiğimde de örme işini öğrendim. Çok gariplik çektik, öyle zor günler yaşadık ki, yiyecek bir şey bulamazdık. Ancak tarlada yetişen mısır, pırasa, lahana, patates ile bir miktar turşu olurdu soframızda. Sonradan Arpa ekmeye başladık. Mısır ve arpayı su değirmenlerine gider öğütürdük.

Babam gurbetten yılda bir kere gelir, bir hafta kalır giderdi. Annem dana yetiştirir, onları satarak gazyağı alırdı. Komşularımızın hepsi fakirdi. Herkes aynı şartlarda hayatına devam ediyordu.

Kadınların yük taşımada kullandıkları dırmaç (iplikle dokunmuş uzun şerit) dokumaya başladım. Onu satarak eve destek oluyordum. Düğün yapmadan evlendim 17 yaşına gelince yazları yaylaya çıkarken konakladığımız yerde Geyikli köyünden Osman Karagöz’ü gördüm, ona karşı ilgi duydum. Etrafımızda olan yakınlarım onunla evlenmemi istediler. Anne ve babasıyla birlikte Geyikli köyünden çok sayıda insan beni istemeye geldiler. O dönemde 500 lira başlık parası verdiler, çok büyük paraydı. Aileler arasında anlaştılar ama düğün yapmadılar.

Beni o dönemlerde çok isteyenler vardı. Kayınpederim sanırım kaçırırlar diye düşündü. Bir de düğünlerde çok silah atıyorlardı, ölenler oluyordu. Bunu önlemek için düğün yapmayı uygun görmediler. Dorukkiriş köyünden 26 kilometre uzaklıkta olan Beşikdüzü’ne ayağımızda çarıkla indik, o gün mısır alarak tekrar geri döndük. Bir gün sonra ise Geyikli köyüne ailelerin bilgisi dâhilinde kaçma gittim. Böylece evlenmiş oldum. Aynı odada 15 kişi kalıyorduk Evlendiğimde kayınpederim, kaynanam, kayınlarımla birlikte aynı evde 15 kişi vardı.

Trabzon Şalpazarı’ndan bir yaşam öyküsü

Hep birlikte evdeki tek odada yatıyorduk. Alt katta ise, inek, koyun, kuzu, at ve katır vardı. 56 yıl bir arada kaldığımız süre içinde hiç kimse ile tartışmamız olmadı. O zamanlar gelinler kayınpederden önce yatamazdı. Sabah ise herkesten önce kalkıp kayınpeder ve kaynananım abdest suyunu ısıtıp hazırladıktan sonra tarlaya, çayı- ra veya ormana gidip işlerimizi yapardık. İnanın çoğu geceleri bir saat uyku uyurdum. 16 yıl boyunca çocuğum olmadı Evlendikten sonra 16 yıl boyunca çocuğum olmadı. Kayınlarımın çocuklarına bakıyordum. İşleri bırakıp da doktora gitmeye imkân yoktu. Komşulardan birisi dedi ki, “Bu kadına yazıktır, bunu doktora götü- rüp bir muayene ettirelim.”

Geyikli köyünde araba yoktu; yaya Şalpazarı’na indik. Bir kamyona binip Trabzon’a gittik. Numune Hastanesinde70 Mümin isminde bir doktor vardı, ona gittik. Muayeneden sonra rahimde ur olduğunu, acilen alınması gerektiğini söyledi. Beni bayıltmadan ameliyat ettiler, çok acı çekmiştim. Doktor bana, “İstirahat edeceksin” dedi. Ama nasıl edecektim. Eve geldim, ikinci günü işlere başladım. Bir yıl sonra ilk oğluma hamile kaldım. İnanın son güne kadar ağır işlerde çalıştım. İşten geldim, evde doğum yaptım. Uzun yıllar çocuğum olmadığı için kayınpederim çocuğu yanında sevmeme bir şey demedi. Daha sonra iki kız çocuğum daha oldu. Tüm arkadaşlarım öldü, yalnız kaldım Çocuğum olduktan sonra onu sırtıma bağlar dışardaki işlerimizi yapardım. Komşularımız da aynıydı. Bu köye geleli 65 yıl oldu, hiçbir komşumla sorun yaşamadım. Her şeyimizi paylaştık, sürekli dayanışma içinde olduk. Tüm işlerimizi imece usulü ile yapıyorduk.

İş olunca herkes gönüllü olarak koşardı. En fazla üzüldüğüm, benim çok sevdiğim kadın komşularım vardı; hepsi öldü, beni yalnız bıraktılar. Onları çok özledim, hepsine rahmet diliyorum. Gelin geldiğimde dokumacılıkta öğrendiklerimi 800 hanelik Geyikli köyünde elimden geldiğince herkese öğretmeye çalıştım. Solak Hasan bizim neşemizdi O zamanlar düğünler çok eğlenceli olurdu. Ne kadar uzak olursa olsun gelin almaya hep yürüme gidilirdi. Çok kalabalık gruplar eşliğinde kemençe çalınır, mermiler atılır, yemekler yenirdi. Hasan Durmuş isminde kemençe çalan ve türkü söyleyen yöresel sanatçı bir kardeşim var. Sol eliyle kemençe çaldığı için Solak Hasan ismi ile meşhur oldu. Düğünlerde, yayla çıkışlarında ve imecelerde sürekli kemençe ile türkü- ler söylerdi. O bizim neşemizdi. İki gün yürüyerek yaylaya çıkardık Yaylaya çıkmadan önce tarlalar kazılır, yakacak odunlar yapılırdı. Mayıs ayı ortalarında evde olan tüm eşyaları, kap kacağı toplar, büyük sepetlerin içine koyardık. Kadınlar onu sırtlarına alır, yola girerdik. Çocuğu olanlar onu sırtında bulunan sepetin üzerine koyardı.71 Daha önceleri ahırlarda bulunan inekleri püskülle süsleyerek öyle yola çıkardık. Saatler süren yürüyüşten sonra yolda akşam olurdu. Dip denilen, Tonya’ya bağlı Foldere mevkiinde ormanlık bir alanda mola verir, geceyi orada geçirirdik. İnekleri ağaçlara bağlar, çocuklar milletin kucağında yatırır, çalıların üstünde sabahlardık. Erken saatlerde tekrar yola girerdik.

İki gün süren yolculuğun ardından toplu olarak Kadırga yaylasına girerdik. Her köyün yaylada bir obası vardı. Bizim köy de Çelike obası yaylasını kullanırdı. Yaylada yaklaşık dört ay geçirirdik. Çoban yoktu, sabah erken saatlerde inekleri sağar, dışarı çıkarırdık. Akşam onlar kendiliğinden eve gelirlerdi. Yayladaki çayırlarımızı biçer, otlarını kurutur ineklere yedirirdik. 10 kilometre uzaktan sırtımda odun taşıdım Yaylada yakacak odunları yapmak için on kilometre uzakta sabahın erken saatlerinde evden çıkar, ormanlık alana giderdik. Odunları yapar, sırtımıza alır, bu kadar yolu yürüyerek tekrar akşam saatlerinde eve gelirdik. Hatta odunlarımız erken bitmesin diye sığırların dışkısını çimenlerin üstünden toplar kurutup tezek yapıp yakıt olarak kullanırdık. Yaylada yaptığımız evin kalaslarını da sırtımda o kadar uzaktan taşıdım. Bu kadar çilelerin arasında bu günlere geldim. Şalpazarı’nda ve sonra Trabzon’da çocuklarım okurken, sırtımla taşıdığım odunlarla kışın ısındılar ve okullarını öyle bitirdiler. Yöremiz kadını geleneklerine hala uyar Kadırga Yaylası’nda, Otçular Haftası diye şenlik yapılırdı. Önce herkes kendi yayla obalarında kemençe ve horonlar eşliğinde eğlenirdi.

Daha sonra tüm yayla obalarının katılımı ile temmuz ayı içinde Kadırga şenlikleri yapılırdı. Bu şenlikler, geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan bir kültür faaliyeti olarak günümüze kadar gelmiştir. Yöre halkı kendi geleneklerini ve giyim tarzlarını hala sürdürmektedir. Köyün kadın muhtar azası oldum 65 yıldır evliyim. Hayatımız hep çalışmakla geçti. Eşimle hiç sorun yaşamadık. Ben okumayı çok istiyordum. Babam beni okutsaydı inanın72 savcı mı, öğretmen mi olurdum bilmem? Çok istekli idim, hala beni niye okutmadılar diye üzülüyorum. Her alanda başarılıydım. Belki de Türkiye’de, ilk kadın muhtar azası ben oldum. Seçildiğimde çok mutlu olmuş- tum. Köy insanına çok hizmetlerim oldu. İnsanların daha fazla dayanış- ma içinde olmasına çok gayret gösterdim. Uyuşmazlıkları hep düzelttim. Kendi evimde bile 15 kişinin sorumluluğu benim üstümde idi. Bizim çektiklerimizi Allah kimseye yaşatmasın Ahırda inek ve koyun sayısı çok olunca ot yetmezdi. Sabahın erken saatlerinde kalkar 15 kilometre yukarıda bulunan Sis Dağına yürüyerek çıkardık.

Yöresel ismi ile taflan yani karayemiş toplayarak inek ve koyunlara yedirirdik. Güz mevsiminde gazel (ineklerin altına serilen yaprak) süpürür, sırtımızla eve getirir, ineklerin altına sererdik. Köylerde ve yaylalardaki evlerde su yoktu, 40 sene herkes iki kilometre uzaklardan suyunu sırtında taşıdı. Belimizdeki kuşak iki ayda bir, sudan (terden) dolayı çü- rürdü. Şimdi o zamanlarda çektiğim çilelere acıyorum. Bizim çektiğimiz sıkıntıları Allah kimseye vermesin. Hep garip yaşadık. Şimdiki gençler çok rahat. Hiç zorluk çekmiyorlar. Aç, susuz kalan kimse yok. Beşikdüzü’ne gitmek işkenceydi Beşikdüzü’ne inmek için yaya yol bile yoktu. Buğday almak için çok kere yaya gittim. Evlendiğimin ilk yıllarında ayaklarımıza çarık giyerdik; daha sonra kara lastik çıkınca onları giymeye başladık. Çok çarık ördüm. Eşim katırcılık ve hayvancılık yapardı. Ayrıca bölgemizde yevmiyeye giderdi. Katırları bile ben nallardım. Gelinler yöresel giysilerle süslenirdi Bizim zamanlardaki gelenek ve görenekler neredeyse kayboldu. Yöremizin giyim ve kuşamı olan, kuşak giyimi devam ediyor. Kuşak aynı zamanda yük taşıyan kadınların beline zarar vermesin diye giyiniyor. Günümüzde bile düğünlerde, pazarlarda ve şenliklerde kuşak kullanılı- yor. Üstü bel bağı, çocukların taşınması için dırmaç ve beşiklerin üstünü kapatmak için özel olarak örülmüş desenli örtü var. Düğünlerde gelinler kuşak, kırmalı fistan, yelek ve ipek peştamal giyerlerdi. Ayaklarda dizlik ve çoraplar giyinirdi. Ayrıca başlarına üçgümüş pullu çingil fesi takar73 lardı. Gelin 3 gün boyunca çingili kafasından çıkarmazdı.

Eve gelenleri o şekilde karşılardı. Herkes bunu satın alamazdı. Köyde beş-altı kişide olurdu, emanet olarak herkes onlardan faydalanırdı. Hatta kına gecelerinde de gelinler onu takardı. Bizim zamanlarımızda evlenecek olan gelinlere hediye olarak bakır kaplar alınırdı. Bunlar kazan, tas, sahan ve ibrikten oluşurdu. Keşkek geleneği hala devam ediyor Keşkek, köy muhtarının köyde ileri gelenlerden topladığı para ile cami önlerinde bakır kazanlarda et ve buğday unundan yapılan ve saatlerce süren pişirme olayından sonra bayram çıkışında insanların bir araya gelip yedikleri bir yemektir. Yıllardır bu gelenek köyümüzde hala devam ediyor. Ayrıca durumu iyi olan birinin yakınının ölümünün 40’nci gününde de Kur’an’dan sonra hazırlanan uzun masalarda keşkek yenir. Bu yemek, insanları bir araya getirmek, dayanışmayı ve kaynaşmayı sağ- lamak için, önemli bir gelenektir. Ayrıca köyümüzde değişmeyen başka yemek türleri de kuymak (yağlaç), lahana ve ısırgan otu ile yapılanlardır. Kullandığımız kap kacakların hepsi bakırdı. Gümüşhane’den köyümüze gelen kalaycı ustaları, günlerce burada kalarak köylünün kaplarını kalaylardı. Yemeklerini köylü verirdi. Geyikli Çepni kültürüne sahiptir Şalpazarı Geyikli köyünde yaşayanlar, 24 Oğuz boyundan biri olan Çepni boyunun bir koludur. Giresun’dan başlayıp, Beşikdüzü, Şalpazarı ve Gümüşhane’ye kadar uzanırlar.

Geleneklerimize daha çok bağlıyız. Geyikli, bölgede Alagavur olarak da bilinmektedir. Resmi adı 1960’lı yıllarda Geyikli olarak değiştirilmiştir. Geyikli, 3 Ekim 1991’de belde belediyesine dönüştü, 2014 yılında Trabzon’un Büyükşehir statü- süne girmesinden sonra mahalle oldu. Geyikli’de yaşayanlar gelir kaynakları olmadığı için kendilerini zorunlu olarak okumaya verdiler. Köyümüzde Beşikdüzü’nde açılan köy enstitüsünde okuyan çok kişi vardı. O okuldan mezun olan ve aynı zamanda köylümüz olan Ali Osman Bayraktar ilk öğretmendir. 1923 yılında İlkokul ilk defa bizim köyümüzde açıldı.

Daha sonra Muhammet Türkmen isminde köy enstitüsünden mezun bir öğretmen74 köyümüze geldi. Çok başarılı çalışmaları vardı. Yetiştirdiği öğrenciler ülkemizin en önemli görevlerinde bulundular. Civarlardaki tüm köylerdeki öğrenciler bizim köyümüzdeki okula gelirlerdi. Çok öğrenci yetiş- tirdi. Ayrıca Hafız Hasan Türkmen isminde bir âlim köyümüzde yüzlerce hafız yetiştirdi. Bunun için şu anda bir caddeye onun ismini verdiler. Sivaslı Naime bizim için önemlidir Geyiklide eskilerden Haşim Çavuş isminde asker kökenli biri vardı. Kendisi sürekli askerde olduğu için eşi ve çocukları köyde kalıyordu. Eşi ölünce ona haber gidiyor. Dört çocuğunu başkaları bakıyordu. İzin alıp eşinin cenazesine katılıyor.

Daha sonra görevine geri dönüyor. Bir süre sonra çocuklarını bakacak kimsesi olmayınca Sivas Suşehri’nden biriyle yeniden evleniyor. Naime ismindeki eşini çocuklarının yanına köyümüze getiriyor. Sivaslı Naime inanılmaz kültürlü ve eğitimli biri olunca, gerek kültürel, gerekse diğer alanlarda her şeyi insanlarımıza öğretti. Çok çalışmalar yaptı, ben evlendikten iki yıl sonra hayatını kaybetti. Köyümüzde ilk köy enstitüsü mezunu öğretmen Ali Osman Bayraktar, Haşim Çavuş’un oğludur. Büyüklerimizin anlattıklarına göre 1916 yılında Rus İşgaline uğrayan mahalleye giren Ruslar Kıran mevkiine bir karakol kurup oradan Sisdağı bölgesine ilerlemişler. Ruslar halkın elinde ne varsa el koymuş, bunun için köylüler Giresun bölgesine göç etmiştir. Bölgede iki yıl kalan Ruslar, Bolşevik İhtilali’nin etkisiyle Şubat 1918’de geri çekilmişlerdir.

03 Ara 2023 - 14:00 Trabzon- Gündem

Mahreç  Gökhan Türk



göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak 61Medya Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan 61Medya hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler 61Medya editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı 61Medya değil haberi geçen ajanstır.


Anket Sizce Trabzon’un en önemli sorunu nedir ?
Tüm anketler