Bu başlıkla belki birkaç yazım daha vardır. Buradaki “Güneş” elbette dünyamızı ısıtan ve hayat veren güneş değil, kalplerimizi, yüreklerimizi ısıtan Şenol Güneş’tir! Ben gençliğimden beri tanıyorum kendisini… Gelişmek dışında hep aynı Şenol Güneş’tir.

Trabzonspor’un 6 kez şampiyon olan kalecisi de odur, milli takım kaptanı da… Trabzonspor teknik direktörü iken ne idi ise, Beşiktaş’ta 2 şampiyon kazanırken de aynı kişi idi. Milli takımı Dünya ve Konfederasyon Kupaları’nda 3’üncü yapan da oydu. Uluslar Ligi’nde küme düşen milli takımın teknik adamı da odur, Avrupa Şampiyonası finallerine katılacak teknik adam da… Ve Dünya Kupası eleme gurubunda en büyük rakiplerimizden Hollanda ve Norveç’i farklı yenen teknik adam yine aynı kişidir!

Yani “Güneş”i keşfetmeye, gerek yok. Neredeyse 70 yaşına merdiven dayamış adam başarıdan başarıya koşmuş ve hala “ Yok şu, Yok bu…” diye laf sokulmaya çalışılıyor! İnsanlar niye kendilerini rezil ederler? Niye mahcup olmaya hazırdırlar? Anlamak zor…

Güneş’in ispat edecek hiçbir şeyi yok. Türkiye’de ve Türkiye adına başarı sayılacak ne varsa hepsini kazandı! Bundan sonra da muhtemeldir ki kazanmaya devam edecek. Ama olur ya siz bu satırları okurken baskıya maçtan önce girdiğimiz için belki Letonya’ya puan kaybetmiş de olabiliriz ama Güneş hiçbir şey yitirmez.

Haa Hıncal Uluç mu? Arkadaşlar, sevgili dostlar, Uluç beğenin ya da beğenmeyin, bu ülkenin uçlarından biridir! Nev - i şahsına münhasır bir kişiliktir. Bu ülkenin rengidir. Varsın “Şenol Güneş korkak” desin! Böyle demesi ile Güneş korkak mı olur? Hayır! Daha çok değer kazanır. Eğer Hıncal Uluç ve benzeri birkaç kişi böyle davranmazsa belki Güneş’in değeri bu kadar iyi anlaşılmaz. Ve Şenol Güneş de böyle uçuk eleştirilerle daha çok diri kalır. Nasıl olsa bu ülkede insanların rahat etme hakkı yok. O halde belki böylesi daha iyidir. Birileri sürekli negatif enerji yüklesin ki, artılar çoğalsın!

SAHTEKARLIK YA DA PRO LİSANS!

İsteyenin kanunlara takla attırdığı, “hülle”nin yaygın olduğu, kuralların “danışıklı dövüş” adı altında delindiği, “intihal”in hak göründüğü, garip uygulamaları olan bir toplumda yaşıyoruz! Köşemiz spor ağırlıklı olduğu için de elbette sözümüzün ne nereye gideceğini tahmin etmek güç olmasa gerek!

Mesela; evrensel kurallara göre hangi ülkede yaşarsanız yaşayın meslekleri yapmak için konuyla ilgili diploma, ehliyet gibi yeterlilik belgesi gerekir. Doktor olmayan biri doktorluk yapamaz. Lokantada aşçılık için de ustalık belgesi lazımdır. Berberliğin odası vardır ve diploma gerektirir!

Futbol da böyle bir meslektir. Eğer takım çalışacaksanız diplomanızın olması gerekir. Nedir bu? Teknik direktörlük kurslarını bitirmek ve sonunda Pro Lisans almak. Bu belge olmadan profesyonel takım çalıştırmak mümkün değildir! Bu kuraldır ve bunu da biz koymadık! Lokantacılar Derneği ya da Berberler Odası değil… Türkiye Futbol Federasyonu’nun olmazsa olmaz kurallarından biridir! Ama sözde!

TFF her ne kadar adı geçen bu belgenin olmaması halinde başka bir teknik adamın en fazla 15 gün takım çalıştıracağını belirtse de göz göre göre yapılan hülleye de “göz yumar!!!” Bunu birçok kulüp uygulamıştır. Ki Trabzonspor da bunlardan biridir. Hami Mandıralı Pro Lisansı olmadığı halde zamanında Trabzonspor’u çalıştırmış ve teknik direktör olarak da Cemil Canalioğlu gösterilmiştir!

Trabzonspor bu sorunu aştı. Bir daha böyle yanlış ve hülleli yollara bulaşmaz umarım. Ama şimdi de Türkiye’nin en büyük kulüplerinden Fenerbahçe aynı yola başvurdu! Erol Bulut’un ayrılmasından sonra takımın başına teknik sorumlu olarak önceki sportif direktörü Emre Belözoğlu getirildi! Belözoğlu hangi yeterlilikle teknik direktör yapıldı? Geçmişi kaliteli futbolcu idi o kadar! Ayrıca birçok spor dışı vukuatı da çabası!!!

Adamın sportif direktörlüğü bile tartışılırken, şimdi Pro Lisansı olmadığı halde teknik adamlık yapacak! TFF de buna göz yumacak! Hani TFF’nin kurallarına göre Pro Lisansı olmayan adam teknik direktörlük yapamazdı? Kuralı koyan, kuralı delerse ne olur? Ne olacak? Tuz kokar! Türkiye’de 11 binin üzerinde antrenör, bazı kayıtlara göre 755, bazılarına göre ise 596 Pro Lisanslı teknik adam var. Ve bu lisansı almak için de dünyanın parasını veriyorlar. Sürekli kendilerini geliştirmek, teknik direktörlük için birçok uygulamalara abone olmak zorundadır. Derneklerine takım çalıştırsın ya da çalıştırmasın her yıl belli bir ödeme yapmak mecburiyetindeler. Zahmet çekiyorlar, ailelerinden fedakarlık yapıyorlar ama, arkaları ya da torpilleri bulunmadığı için takım çalıştıramıyorlar. Kulüpler ise milyonlarca dolar veya avro cinsinden para harcayıp, tonlarca futbolcu transfer edip, teknik direktörlük yapmamış, tek özellikleri popüler geçmişi olan futbolcu artıklarına bel bağlıyorlar! Üstelik kural dışı şekilde!

Peki bunun adına ne demeliyiz? Irkçılık yaptığı için dünyada ceza alan ilk ve tek sporcu olan Emre Belözoğlu’dan başarılı bir teknik adam olur mu? Bu sorunumuz değil. Sorun, adamın belgesiz şekilde koskoca bir takımın teknik direktörü olmasıdır! Bu ne etiktir ne de bilimsel! Nasıl bir doktor 6 - 10 yılda mesleğini öğreniyorsa teknik adam da o aşamaları geçmek zorunda değil mi? Ama değilmiş!

TFF ya bu Pro Lisans işini askıya alacak, ya da katı bir şekilde uygulayacak. Uygulayabilir mi? Hayır! Emre Belözoğlu gibi her yandan torpilli biri için asla! O halde bu sahtekarlığa girer mi girmez mi? TFF bunun neresindedir? Bunun cevabını da siz okurlar versinler! kimse çıkıp da bu FİFA’nın, UEFA’nın kararı demesin! Onlar her halde bizim gibi yapmıyorlar. Dünyanın en prestijli ligi olan Premier Lig’de Pro Lisans var ama, diğer liglerinde yok! Halbuki bizde sanıyorum Çağdaş Atan, İlhan Palut, Ömer Erdoğan ve Şenol Can’ın da Pro Lisansı yok ve takım çalıştırıyorlar. Sorun kişiler değil, sistemdir, sistem…

BLATTER’E CEZA!

Dünya futbolunun bir zamanlar güçlü patronu Sepp Blatter’e görevi sırasında mali fair play kurallarını ihlalden FİFA Etik Kurulu tarafından 6 yıl 8 ay futboldan men cezası verildi. Adam ömrünün sonuna gelmiş ama, yine de ceza aldı! Adamın dönem genel sekreteri de aynı cezayı aldı. Niye? İyi kötü bir kuralları var da ondan… Hatırlarsanız UEFA başkanı Michael Platini de aynı suçtan ceza almıştı. Demek ki paranın olduğu yerde her türlü pislik yapılabiliyormuş. Çünkü paranın dini, imanı, milliyeti gerçekten yoktur! Para varsa her türlü melanet de vardır! Ayrıca Blatter ve genel sekreteri daha önce de ceza almışlardı ve o cezaları da bitmiş değil. Yeni ceza eski cezanın bitiminden sonra uygulamaya geçecek. Bu demektir ki 85 yaşında olan Blatter’e her türlü kapı kapandı!

Bundan sanırım 4 yıl önce FİFA başkanı Gianni İnfantino, birgün gizlice Türkiye’ye gelmiş, 6 saat kalmış ve ülkeden ayrılmıştı. Bunun şike dosyasının nihai karara bağlanması sırasında olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Basın bunu bildiği halde yazmamış, sadece Erman Toroğlu açıklamıştı. Hatta programda şimdi korona virüsle mücadele eden Levent Tüzemen de “ Ben de geldiğini biliyorum” demiş ama, tek satır yazı yazmamıştı. Adamın Türkiye’ye geldiği öğrenilince de “ Uçağı arıza yaptı da o nedenle ülkeye mecburi iniş yaptı!” demeye bile getirdiler!!!

Kısaca söylemek gerekirse futbol dünyada paranın katma değer olarak en kolay kazanıldığı ve el değiştirdiği sektörlerden biridir ve bu da bu işin cazibesini ortaya koyar. İşin içinde para olunca akan sular durur. Yine beni takip eden okurlarım bilirler, ki bunu “Şike…” kitabımda yazmıştım, 2012 yılında şike dosyası UEFA’da görüşülürken Koç Grubu durup dururken Şampiyonlar Ligi’ne 30 milyon avro ile sponsor olmuş ve bunu da olaydan tam 12 gün sonra Hürriyet gazetesi yazmıştı!!! Koç’un kim olduğunu biliyorsunuz!

Evet, buyurun söz savunmanın!!!

NAİM!

Beni takip eden okurlarım bilirler, sinemaya meraklıyım. Bunun için geniş kapsamlı arşivim bile var. Pandemi nedeni ile sinemaya artık gidemiyoruz ama internet ortamında film izlemeye devam… Birkaç gün önce Netflix’te dünya ve olimpiyat şampiyonu haltercimiz Naim Süleymanoğlu’nu anlatan filme rastladım. Ve sonuna kadar izledim. İyi ki izlemişim. Naim Süleymanoğlu’nun Bulgar vatandaşı iken Avusturalya’dan Türkiye’ye kaçırılışını zaten biliyorduk ve o günleri yaşamıştık. Ama hani derler ya film gibi kaçış, aynen öyle olmuştu. İşte bu Naim filmi de aynen öyle… Baştan sona kadar, hem gerçekleri oldukça objektif şekilde anlatıyor, hem de sinema diliyle cuk oturmuş…

1986’lerin ortalarında Bulgarlar’ın Türkler’e ve Müslimanlar’a yaptığı zulmü, kimliklerinin zorla değiştirilmesini çarpıcı şekilde anlatan film son derece etkileyici idi. Ama bunlar film değil aslında gerçekti. İşte bu nedenle filmi bir şekilde edinip izleyin derim.

Filmde Naim’i canlandıran Türk asıllı Hollanda vatandaşı Hayat Van Eyc tam bir Naim olmuş… Babası rolünde Yetkin Dikinciler ve hele annesi rolündeki Selen Öztürk müthiş performans sergiliyorlar. Ayrıca Naim’i kaçıranlardan biri olan Remzi karakterindeki Renan Bilek, rol yapmıyor sanki gerçeği dile getiriyor. Yönetmen Ömer Feyzioğlu ile Hilal Saral, senarist Barış Pirhasan, görüntü yönetmeni Martin Szescsanov, film müziğini icra eden Fahir Atakoğlu ve tüm ekibi kutluyor, Naim Süleymanoğlu’na bir kere daha rahmet diliyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasa dışı, tehdit ve rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, ahlâka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü malî, hukukî, cezaî, idarî sorumluluk içeriği gönderen üye/üyelere aittir.