Yazılarımı genellikle Ganita Çay Bahçesi’nde yazıyorum.

 

Karadeniz’den esen serin rüzgar yüzümü kucakladığında, gözbebeklerim Karadeniz’in ufkunda gizlenmiş umutlara büyüyor.

 

Ihlamur ağacının sessizliği, karayolunda ki taşıtların çıkardığı gürültüye direnirken, salınarak kıyıya ulaşan dalgaların sonlanan köpükleri, hatıralarında sonlanacağı gerçeğini çağrıştırıyor.

 

Martılar kayaların üstünde, sırtını denize dönmüş, kıyıya ilgisiz kendi dünyalarını yaşıyorlar. Balık sezonu belli ki karabataklara pike yapma şansı bırakmamış, güneşlenmekle yetiniyorlar

 

Ganita’nın çayını solurken kalp atışlarımın hızlandığını yüzümün mavileştiğini hissediyorum. Dalgalar salınırken Sebahattin Ali’nin yazdığı, “Bir yanın deryadan salınır şimdi” türküsünün mısralarını sıralıyorum. Yüzümdeki mavilik kayboluyor, Karadeniz’in ‘karası’na karışıyorum.

 

Ganita, Trabzon’un en iyi dinlenilecek yeri belki de. Doğal bitki örtüsü çocukluğuma taşıyor beni. Modernizm ile doğal hayat arasında ki çelişki düşündürmeye yetiyor.

 

Hayata para gözüyle bakanların buraya lüks bir otel kurabileceğini düşünmek dahi istemiyorum. Kapitalizmin doymak bilmeyen iştahının kabardığı günümüz şartlarında Trabzon Belediyesinin yaptığı sahil projesi biraz olsun kuşkularımı dağıtıyor. İnsanın halen daha tamamen yok sayılmadığının keyfiyle çayımı yudumlamayı sürdürüyorum.

 

Birazdan yazı yazma çabam için tükenecek ve şehir karmaşasına katılacağım.

 

Daha şimdiden, biraz yükseğimden geçen uçak ilk sinyali veriyor. Gerekli, gereksiz çalacak olan araba kornaları bu sinyali güçlendirecek. Mutsuz insanların öfkeli yürüyüşleri arasından sıyrılmaya çalışacağımı biliyorum. Aylardır süren kahkaha hasretimin süreceğini biliyor olmam, kendi kahkahamı unutmuş olmam gerçeğini hatırlatıyor. Descartes’in, “Düşünüyorum, o halde varım” sözünü hatırlamasam, belki de bu akışa ayak uyduracağım.

 

Restoranların kapılarında yurdumun insanlarını görememek ve ekonomik faaliyetlerin sadece yabancılarla gerçekleştiğini görmek Nazım Hikmet’in dizelerini hatırlatıyor bana. “Sen dünyanın en onurlu ve en haklı kavgalarından birini yapansın/Ben seni ve kavganı seviyorum.” Bu dizeler bana başımı dik tutmanın anlamlı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

 

Rusya’nın dünyayı nükleer silahlar tehditti karşısında ise Orhan Veli’yi hatırlıyor, olup bitenler karşısında tınmayan kadın için söylediği, “Ne atom bombası, ne Londra Konferansı/Bir elinde cımbız bir elinde ayna/Umurumda mı dünya?” dizeleri günümüzün yaygın gerçeği ile buluşturuyor beni.

 

İnsana saygı ve sevginin atomize edildiği bir eksende sürdürülen siyasi tartışmalar, bir avuç sakal insanın söylediği, “Siyaset gayri-insanı bir iştir ve insan siyasi hayvandır” belirlemesinin ne kadar da doğru olduğu gerçeği bir kez daha politik hayatımızı sarmalıyor.

 

Arada bir futbol gerçeği ile sohbetler değişse de sonuç değişmiyor. Milli maçta kırk bin kişilik ‘Fareo Adaları’na nasıl yenilirmişiz üzerinden koyulaşan tartışmalar “Çoğunluğun, hareket edenlerin çoğunluğu olduğu gerçeğini” gizlemeye yetmiyor. Hatta küreselleşmenin dayatıldığı günümüz koşullarında ne kadar ‘milli’ olunduğu gündeme dahi gelmiyor.

 

Karabataklar çoğalamaya başladı denizin üzerinde. Balıkların yaşama çabasıyla karabatakların yaşama çabası çelişecek. Balıkların en yorgun olanlarını, karabatakların en hızlı dalanları yakalayacak. Ertesi güne balıkların bugünden daha hızlıları kalacak. Karabatakların da bugünkünden daha hızlı dalanları avlarına ulaşabilecekler.

 

Evet ‘Ganita’ dinlendiriyor, düşündürüyor ve kalkma zamanı geldiğinde, oturduğun zamankinden daha mutlu olduğunu hissediyorsun.

 

Binlerce yıldır denizle savaşan ‘Ganita’ kıyıları, bir gazi edasıyla yaşamını sürdürürken, bu gibi yerlerin korunması için çaba gösterenleri saygıyla selamlamak geliyor elimden.