Cumartesi günü oynanan Kayserispor-Trabzonspor maçından sonra ev sahibi takımın başkanının ilginç açıklamaları gündemi haylice meşgul etti. En dikkat çekici cümlesi “Maçı kazandık diye havaya girmesinler” olan açıklama ilçe kaymakamlık turnuvasında haksız şekilde kaybettiğine inanan takım yetkililerinden işitmeye alışık olduğumuz şeyler. Sayın başkanın (diğer birçok Anadolu kulübü yöneticisinin İstanbul kulüplerinin kongre üyesi olması gibi) bir İstanbul kulübü taraftarı olduğunu belgeleyen fotoğraf paylaşımı da en az kendisi kadar meşhur. Geçelim ve kendi işimize bakalım. Nedir kendi işimiz?

Bir ara bu Kayserispor’la Trabzonspor kardeş kulüp oldu, çiçekler böcekler havada uçuştu, tatlı bahar yelleri esti falan filan. Sonra bir de gördük ki Trabzonspor sahada hasım bir ülkenin takımı muamelesi görüyor, başkanları da maç sonunda esip gürlüyor. 

Birincisi: Bir tarafın kazanıp diğer tarafın kaybettiği, üstelik bu kayıp ve kazançların başka takımları da etkilediği skorlu oyunlarda dostluk ve düşmanlık olmaz. “Biz tribünde ve saha dışında kardeşiz, saha içinde kıyasıya rakibiz” savunması geçerli değildir. Kardeş (?) takımınızın sizden daha fazla puana ihtiyacı olduğunda ve siz de vermediğinizde bakın bakalım kardeşlik mardeşlik kalıyor mu orta yerde… Kardeş takımın puana ihtiyacı olduğunda siz gevşek oynamayıp da yine yenilseniz, sonuçtan etkilenen diğer takımların “kardeş ikramı” suçlamasından asla kurtulamazsınız. 

Bu arada Trabzonspor’un neden sürekli bir kardeş ve ittifak arayışında olduğu da ayrıca sorgulanmalıdır. Hatırlanırsa bir ara da Ankaragücü’yle bir kardeşlik hikâyesi yazılmış, Ankaragücü Trabzon’un komşuluktan öte tarihi ve sosyolojik bağları olan Gümüşhane’nin takımı Gümüşhanespor’la eşleştiğinde işler fena karışmıştı. Ayrıntılara girip uzatmayalım, kardeşlik ve ittifak arayışları meselesini bir başka yazıya bırakalım.

Kendi şehrinin başaramadığı…

İkincisi: Trabzonspor camiası ilk şampiyon olduğunda bütün Anadolu’nun kendisine gıpta ve hayranlık dolu bir saygı beslediğine inandı. Bunun altında yatan düşünce de zalim İstanbul’un mazlum Anadolu’yu sömürdüğü, zulümden inim inim inlettiği, Anadolu’nun gözü yollarda bir kurtarıcı beklediği ve Trabzonspor’un da bu kurtarıcının ta kendisi olduğu fikriydi. Anadolu’nun hemen her bölgesinde Trabzonspor’un başarısına sevinenler ve onun safına geçenler olmuştu, fakat bu geneli temsil etmiyordu. Genelin psikolojisi ise, kendi şehirlerinin aklından bile geçiremediği bir başarıyı göstermiş olan Trabzon’a karşı derin bir kıskançlık ve çekememezlikten başka bir şey değildi.

Zaten Anadolu ve İstanbul birbirinden tamamen bağımsız iki ayrı evren de değildi. Göçler ve ekonomik bağlantılar nedeniyle artık iyice iç içe geçmiş, organik bir bütünlük arz etmeye başlamışlardı uzun zamandan beri. Anadolu’dan gelen herkes İstanbul’da kendi memleketini bulabiliyor, hiç de yabancılık çekmiyordu. Yemeği, kültürü, hemşehrileri vs. Aynı kişinin bir de Trabzon’a gittiğini düşünün. Orada kendinden ne bulabilir?

Herkes dost değil ama düşman da değil…

Trabzon’a yönelik kıskançlık ve çekememezlik duyguları da homojen değildir. Anadolu’nun köklü, tarihi ve nispeten iddialı şehirlerinde daha yoğun, mütevazı ve kendi halinde şehirlerde daha düşüktür. İlk şıkta Antalya, Konya, Kayseri, Sivas ve Malatya gibi merkezler vardır. Yanlışım varsa düzeltiniz; geçen yıl Trabzonspor’un şampiyonluğunu da tebrik etmemişlerdir.

Trabzonspor camiası ne yapmalıdır? Boşu boşuna biat ve saygı bekleyip de göremeyince bütün Anadolu’yu düşman bellemek yanlıştır. Kendi kafasına sıkmaktır. İddialı şehirlerde de mütevazı şehirlerde de gözle görülür bir taraftar kitlesi mevcuttur. Onlarla ilişkilerini sıcak tutmalı, bu insanların hem sayısını hem de aidiyetlerini artırmaya çalışmalıdır.

Trabzonspor’un hikâyesi her Anadolu insanına sempatik gelebilir. Trabzonspor bunu zamanında anlatmaya gerek görmemiş, zaten herkesin bildiğini ve sevdiğini sanmıştır.