Dünya ekonomisinde yeni bir dönemin başlayacağına dair yazılar dikkat çekiyor.

Uluslararası sermaye kuruluşları ‘düşük faiz oranları ve düşük enflasyon’ yerine ‘yüksek faiz oranları ve yüksek enflasyon’ politikalarının uygulanacağını ilan ediyorlar.

İMF’nin patronu Kristalina Georgieva, İMF-Dünya Bankası yıllık toplantısı öncesinde bu açıklamayı yaptı.

Georgieva, dünya ekonomisini bir durgunluğun beklediğini ve 4 trilyon dolarlık Alman ekonomisine eşit bir kaybın yaşanacağı öngörüsünde bulunuyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında uygulanan Keynesçi politikalar ve 1990 yılından sonra uygulanan serbest piyasa ve küresel ekonomi politikaların yerini ‘ekonomide kamunun rolünün artacağı’ uygulamaların yer alacağını söylüyor. Bu öngörüler neoliberalizmin sonu anlamına geliyor.

Öngörülen yeni ekonomik dönemde, işçilerin ekonomi gücünün artması ve sendikaların etkisinin büyümesi hedefleniyor. ABD’de bütçe uygulamalarına konan sağlık harcamaları ve çocuk bakımının devlet tarafından karşılanması politikalarıyla ekonomik durgunluğa çare aranıyor. Ayrıca, devletin bizzat yönetiminde yer alacağı sanayi politikalarına dönülmesi öneriliyor.

Yeni dönemde, stratejik ürünleri tedarik zincirlerinin yeniden belirlenmesi de amaçlanıyor. Son olarak da özellikle ABD’nin dış ticaret açığının kaplatılması için ABD yönetiminin büyük şirketlere sıfır faizli kredi vermesi önerilirken, destekleme alımlarıyla üreticinin daha çok üretmesi sağlanarak ‘ekonomik krizden’ çıkılması çözüm olarak öneriliyor.

Tüm gelişmeler, yüksek faiz oranları nedeniyle küresel durgunluğun çok yakın olduğunu bu durumun en çok da gelişmekte olan ülkelerin etkileyeceğini gösteriyor. Bu etkinin 2008 finansal krizinden daha büyük tahribat yapacağı belirtiliyor.

Bu olumsuz gelişmeler Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin borç batağını daha da çok artıracak ve yatırım olanaklarını daha da azaltacak.

Gelişmekte olan ülkelerde 2008 krizinden sonra azalmış olan yatırımlar daha da azalacak, gelişmiş ülkelerin faiz oranlarını yükseltmesi sonucunda emtia fiyatlarının yükselmesi ile gelişmekte olan ülkeler açısından istikrarsızlık dönemi daha da büyüyecek.

Gelişmiş ülkelerin uyguladığı yüksek faiz Dolar- Sterlin- Euro gibi paraları değerleri hale getirirken, gelişmekte olan ülke paraları daha değersizleşecek. Dolayısıyla gelişmekte olan ülkeler yeni ekonomik krizi ikili bir enflasyon baskısıyla karşılayacaklar.

Olası bu kriz karşısında düşük ücretli işçiler ile, borç baskısı altındaki sosyal grupların desteklenmesi çare olarak görülüyor. Aşırı fiyat yükselmelerinden kaynaklı kazançların vergilendirilmesinin, sorunların çözümüne katkı sağlanacağı düşünülüyor.

Anlaşılan önümüzdeki dönemde kamu öncülüğünde ekonomik programlarla ekonomik krizden çıkışa çözüm aranacak.

Türkiye’de de bu krize karşı kamucu bir ekonomik programdan başka bir çıkış yolu yok. Mevcut hükümetin böylesi bir ekonomi programa yöneleceğine dair bir işaret görünmüyor. Muhalefetin de kamucu bir ekonomik program uygulayacağı kuşkulu. Bu gidişle yapılacak seçimler sonucunda sadece mevcut yönetimi değiştirmiş olmakla yetinecekler.

Kapitalist sistemin bitmeyen krizleri karşısında sosyalizm seçeneği öne çıkıyor. Kapitalist sömürüye karşı ‘bir başka dünya mümkün’ diyenleri birlikte mücadele vermesinin gerekliliği ortada.

Uluslararası sermaye ‘kaçınılmaz krizine çözüm yolu ararken’ dünya emekçileri ve yoksulları da kendi çözümlerine yönelmesi gerekiyor.

10 yılda bir yapılan darbelerle ‘ocaklarına incir dikilmiş devrimcilerin’ bu yönelimi örgütlemesi ve büyütmesi tarihsel sorumluluk olarak önümüzde.

Büyük insanlık bu haklı kavgasıyla kapitalizmi sınırlandırmak ve ortadan kaldırmak çabalarıyla ayrıca dünya gezegeninin korunması anlamında da tek seçenek.

Yaklaşan seçimlerde kamucu ekonomik politikaların öne çıkarılıp çıkarılmayacağını yaşayarak göreceğiz.

Yeni ekonomik krizin bedelini en çok ödemek durumunda kalan gelişmekte olan ülke haklarına büyük sorumluluk düşüyor.

Esir düşmüş olsak da sorun teslim olmamakta.