Diyalog sözcüğü Antik Yunanca olup ilk olarak hiçbir yazılı eser bırakmayan Sokrates’in öğrencisi Platon (Eflatun) tarafından MÖ 3. Yüzyılda öne çıkarılmıştır. 

Karşılıklı iletişim ve etkileşimde yegane araç olan ‘diyalog yöntemi’ ülkemizin siyasal atmosferinde neredeyse literatürden çıkarılmış durumdadır.

Diyalog kurması gerekenler ‘diyaloğu ortadan kaldırırken’ her türlü iletişime ve değişime adeta ateş ediyorlar. Böyle olunca da geriye karşılıklı hakaret, birbirini yok sayma, cezalandırma hatta yok etme anlayışları kalıyor.

Felsefeden korkulan ve felsefe ile buluşturulmayan toplumumuzda düşünce üretilemediği için, karşılıklı konuşmalarda ‘karşısındakini mat etme, ağızının payını verme, susturma ve muhatap almama’ iletişimsizliği özendiren kavramlar olarak öne çıkıyor. Yazar Cemil Meriç bir söyleşisinde ‘Türk’ün Türk’le en büyük sorunu birbirleriyle konuşamaması’ demiştir.

Bu yaklaşımı, en büyük sorunumuz her türden farklılıkların birbirleriyle iletişim kuramaması biçiminde genişletebiliriz.

Ülkemizde diyalog öylesine sonlandırıldı ki doğal afet ya da savaş durumlarında dahi ortak hareket etmek şüphe kaldıracak boyutlardadır.

Devleti yönetenlerle toplumu oluşturanların diyaloğunun azalması ‘düşüncesini söyleyen ve bunu demokratik eylemlerle duyurmaya çalışanlar’ açısından tek diyalog yöntemi olarak şiddet seçeneği kalmış durumdadır.

Günlük sohbetlerimizde neredeyse hiç kullanmadığımız diyalog sözcüğünün yoksunluğu ünlü şair Mayakovski’nin/Dilimizin üzerindeki pütürüklerle/Değirmen taşı çevirmeye geldik/dizelerini adeta boşa çıkarmaktadır.

Çevremizdeki diyaloglarda sıklıkla, ‘konuşmanın ve yazmanın hatta etkinlik yapmanın anlamsız kaldığına’ dair bir algı yaygın durumdadır.

Karşısındaki insanın neden farklı düşündüğü ve neden farklı davrandığını değerlendirmeden gösterilen karşı duruş, bu bireylere ‘o anlık kendilerini gerçekleştirme’ çabalarına dönüşmektedir.

Bu koşullarda organize edilebilecek iç çatışma ya da dış müdahaleler karşısında, ülkemiz insanlarının ‘ortak vatan’ duygusuyla hareket edebilme anlayışı adeta can çekişmektedir.

Seçimlerin yaklaştığı siyasetin kızıştığı günümüz ortamında bu konudaki en büyük görev siyasilere düşmektedir. Siyasilerimiz ise bırakınız felsefi olarak diyaloğun önemini, geleneksel kardeşlik birikimini de adeta ortan kaldırmaktadır.

Yoksullukla boğuşan halk sorunlarına çözüm ararken siyasiler birbirine söz yetiştirme ve hakaret etme yaklaşımıyla bu kesimi kendilerine taraf etmeye çalışıyorlar.

Etnik ve dinsel farklılıkların özendirilerek bu yaklaşımların güçlendirilmesi toplumun sorunlarına çözüm olamayacağı gibi topluluk olmaya da zarar verecektir. Kapitalizmin istediği de budur.

Toplumun ortak sorunlarının çözümüne yönelik vereceği mücadeleler iktidardan ve muhalefetten daha büyüktür.