Darbe girişiminde 15 Temmuz ruhu dediğimiz bu ruh neden yaşatılmalı?

15 Temmuz darbe girişimi hakkında neler söylemek istersiniz?

Öncelikle ihtilallere karşı bir düşüncem

her zaman vardı. Tüm ihtilal ve darbelere karşı dirençli olmaya

gayret ettim. Bizim zamanımızda 12 Eylül olayları sağ-sol olayları

çok fazlaydı. Trabzon Lisesinde okumamızdan dolayı bu işin

tam göbeğindeydik. O yüzden darbelerin sıkıntısını en fazla yaşayanlardan

biriyim. Beni hayatımda en fazla etkileyen şeylerden

biri şu olmuştu: 1960 İhtilali’nde rahmetli Adnan

Menderes’i al aşağı etmişlerdi. Ben o zaman ki halkı hep düşünür

ve eleştirirdim. Onun hayatını anlatan birçok kitap okudum.

Ona yapılanları anlatan kitapları her okuduğumda ağlıyordum.

Adnan Menderes’in asılmasını, o dönemde yaşayanları hep eleştirmişimdir.

Tek başına bir adamı iktidara getiriyorsunuz, o

adamı asıyorlar ve ufak tefek eylemlerin dışında ciddi bir halk

tepkisi yok, diyerek o zaman yaşamış insanları eleştirirdim. 15

Temmuz günü yatsı namazını kılarken darbe girişimi olduğunu

öğrendim.

Darbe girişimi olduğunu kimden veya nereden öğrendiniz?

Osman ÇELEBİ: Sitemizin camisinde namaz kılarken farzdan

sonra bilgisayar mühendisi olan bir arkadaşın elindeki telefonla

uğraştığını gördüm. Ona, “Allah’la irtibat kurarken halkla

irtibata geçme!” dedim. İhtilal olduğunu söyleyince, “Öyle şey mi olur, ne ihtilali!” diye cevap verdim. O dönem Fransa’da birtakım

olaylar olduğu için terör olaylarından dolayı köprüde

önlem aldıklarını düşündüm. Benim hanım ve oğlan da o zaman

başka bir ilde bulunuyorlardı. Eve gittim, baktım ki bir şeyler

var. Cumhurbaşkanı ortada yok, Başbakan ortada yok. O an daha

önce eleştirdiğim halk aklıma geldi. Ya Osman hep eleştiriyordun,

şimdi imtihan zamanı, dedim. Bunları düşünüp, hemen abdestimi

tazeleyip üzerimi giyindim. Gecenin zor geçeceğini o

zaman anladım. Bu arada arkadaşlarımı aradım. Aynı zamanda

site başkanımıza Emniyet Müdürü’nden bir telefon geldi. “Sitenize

gelebilirler oraya barikat kurun!” dedi. Sitemizde oturan iki

bakan vardı. Eski Trabzon Belediye Başkanı da bizim sitede oturuyordu.

Bürokraside çalışan arkadaşlar vardı. Daha sonra önlem

amacıyla arkadaşlarımız arabalarını getirdiler, sitenin önüne set

çektiler. Hanım da o anda Sabiha Gökçen’de uçaktan inmek üzereydi.

Darbeciler Sabiha Gökçen’i basmadan evvel onlar Sabiha

Gökçen’den çıktılar. Arka sokaklardan geldiler. Oğlum da arkadaşlarıyla

beraber geldi. Sitedekilerle ne yapmamız gerektiğini

konuştuk. Ben Boğaziçi Köprüsü’ne gitmemiz gerektiğini, bir

başka arkadaş Kısıklı’ya gitmemiz gerektiğini söyledi. Bu şekilde

istişare ediyorduk. O arada hanım da geldi. Hanımla konuşup helalleştik.

Oğlumla ve siteden yaklaşık 50-60 arkadaşla hep birlikte

yola çıktık. Evimiz Boğaziçi Köprüsü’ne yaklaşık 13

kilometre uzaklıktaydı. Yola çıkınca bir ağır vasıta kamyon önümüzdeydi.

Onu ihtilal yapanları taşıyan kamyon sanıp şoförünü

alaşağı ettik. Sonra anladık ki adamın niyeti o bölgeye gelen

tankların önüne barikat kurmakmış. Biz yola çıktığımızda sadece

Başbakan Binali Yıldırım’ın konuşması vardı. Cumhurbaşkanı

Erdoğan’ın konuşması yoktu. Sonra biz yola çıkınca Cumhurbaşkanı

televizyona çıkıp çağrı yaptı.

Cumhurbaşkanının sokağa çıkma çağrısını izlediğinizde

neler hissettiniz?

Osman ÇELEBİ: İşin açıkçası sevindim. Yani hayatta olduğuna

sevindim. Çıkıp, “Onlarla bir anlaşma zemini arıyoruz.” diyebilirdi.

Bu beni aslında yaralardı. Çünkü toplum içinde sürekli aynı şeyleri yaşıyoruz. Ben 55 yaşındayım ve 30 yıldır da iş hayatının

içindeyim. Yani ekonominin içindeyim. Bankacılık yapıyorum,

piyasayı biliyorum. Her 5 yılda bir, bir şeyler oluyor

biraz büyüyoruz, bir şeyler elde ediyoruz sonra onu kaybediyoruz.

Devalüasyon oluyor, kriz oluyor, bir güven ortamı bozuluyor,

halkın maneviyatı kaybediliyor. Bunu bildiğim için artık

bunun uzlaşarak olmayacağı kanaatindeydim. Ben uzun süre Ankara’da

müdürlük yaptığım için siyaseti ve bürokrasiyi az çok biliyorum.

Cumhurbaşkanının bu şekilde konuşmuş olması,

kendinden emin, güven içinde dik duruyor olması ve halka da

doğrudan mesaj veriyor olması toplum üzerinde de pozitif bir

fikir oluşturdu. Ama biz o zamana kadar kendi kanaatimizi zaten

vermiştik. Biz Boğaziçi Köprüsü’ne gideceğiz, diye karar vermiştik.

13 kilometreyi yürümeyi göze almıştık. Ve orada hayatın

normale dönmesi için gayret sarf edecektik. Oyumuza, irademize

sahip çıkmaya karar vermiştik. Bu duygular içinde biz yola çıktık

ama bu konuşmalar sonrası daha farklı bir hal oluştu. Biz yola

çıktığımızda az kişiyle yola çıktık ama sonra çeşitli aşamalarda

katılanlar oldu. Yolun 6 kilometrelik kısmını yürüdük. Daha sonra bir polis çekicisine rastladık. Onu durdurduk ve bindik.

Bizi Üsküdar Köprüsü’nün oraya kadar getirdi. Çünkü orada yollar

kapalıydı. Araçla daha fazla gidemiyorduk. Bu sefer yürüyerek,

tekbirlerle gitmeye devam ettik. Köprüye geldiğimizde saat

00:30 civarıydı.

Köprüde nelerle karşılaştınız, orada nasıl bir durum

vardı?

Osman ÇELEBİ: Oraya bizden önce giden insanlar vardı. O

zamana kadar 3-4 şehidimiz olmuştu. Bir tarafta arabalar vardı.

Karşı taraftan zaten geliş yoktu. Biz Anadolu yakasındaydık.

Bazı insanların geri geldiğini gördük. Onlara yüksek sesle, “Nereye

gidiyorsunuz?” diye bağırmaya başladım. Biz daha yeni gidyorduk.

Sonra ön safa kadar gittik. Manzara şuydu: Köprünün

girişinin bir adım öncesinde 2 tane tank vardı, 2 tane ağır vasıta

araç vardı, askerler ön tarafa dizilmiş mermileri halka yönelikti

ve arkada komutanlar vardı. Yolun sol tarafında dönüş istikametinde

de polis ekibi vardı. O polis ekibinin olduğu tarafta Özel

Harekattan arkadaşlar vardı. Kıyafetleri öyleydi. Tekbir getirerek

hücum etmeye başladık. Onlara yaklaşırken bize ateş ediyorlardı.

Bazı yüklenmelerimizde insanlar yaralanıyor, düşüyordu. Bu

böyle 15 dakika sürdü. O arada ambulans yoktu, doktor yoktu,

vatandaşlar olarak biz yaralananları alıp kenara getiriyorduk.

Yolun karşı tarafına götürüp, oradan Ümraniye tarafına doğru

gönderiyorduk. Benim yanımda beraber olduğumuz arkadaş grubunun

içerisinde bir doktor vardı, Sezai Bey. Sezai Bey orada bir

sürü insanın hayatına dokundu, hiç doktor yoktu. Kanamaları

durdurdu, hastanelere yaralıları taşıdı. TRT 1 kanalında da bu yaşadıklarımızı

anlattık. Sezai Bey’le biz oradan ayrıldık. Biz burada

çok yardım yapamıyoruz, diğer tarafta yardım bekleyen çok

kişi var oraya gidelim, dedik. Polislerin olduğu tarafa geçtik orası

daha açık bir alandı. Vatandaşlar hücum ediyor, onlar ateş ediyordu.

Bazen yukarıya doğru uzun mesafeli atışlar yapıyorlardı.

Mermiler yerden sekiyordu. Yukarıdan helikopterler geçerken biz

Özel Harekata neden müdahale etmediklerini sorduk. Onlar da

bizi sakinleştirip, “Eğer biz müdahale edersek daha fazla insan ölür.” dediler. O arada ben fiili olarak adamı görmedim ama bir

vatandaşın tanklara doğru otomatik tüfekle ateş ettiğini söylediler.

Ondan sonra tank yönünü çevirdi o tarafa doğru ateş etti. Bereket

ki tankın mermisi toprağa girdi. Kimseye bir şey olmadı. O

süreçte polisler oradaki pozisyonu iyi yönettiler diye düşünüyorum.

Biz orada bekliyorduk onlarda ateş ediyordu. Bu sabaha

kadar böyle devam etti. O sırada Cumhurbaşkanı havalimanına

gelecek, diye bir söylenti çıktı. Bunları da cep telefonlarından,

arabalardaki radyolardan dinliyoruz. Oradakilerin psikolojilerini

bozmak için sürekli alçaktan uçan bir F16 tepemizde uçmaya

başladı. Bu süreç artık canımızı sıkmaya başlamıştı. Çünkü biz

ileri gittikçe onlar ateş ediyordu. Yerlere yatıyor, yaralılara bakıyorduk.

Bu sürede artık sabah olmuştu ve biz sabah namazını kılıyorduk.

Sabah namazını kılarken bile bize ateş ettiler. Sabah

namazını kıldık, aşağı indik. Polisin olduğu yerle vatandaşla

asker arasında TOMA’yı yan paralel bir şekilde durdurdular. Biz

TOMA geldiğinde çok sevinmiştik. Polisler girip müdahale edecek

diye sevinmiştik. Ama öyle olmadı onu siper gibi kullandılar.

Zaman zaman karşı taraftan içeri girmeye çalışıyorduk ama onlar hemen ateş ediyorlardı. Mesela motosikletli bir arkadaş vardı.

Onu vurdular. Motoru yandı. O motosikletli arkadaş kaç kişiyi

hastaneye taşıdı bilmiyorum ama ben iki defa arkasında yaralı taşıyıp

hastaneye götürdüğünü biliyorum. Birde Şahin veya Murat

131 model bir beyaz araba vardı. O adam yaralıları görevli gibi

sürekli taşıyordu. Ambulans çok geç saatlerde geldi.

Siz nasıl yaralandınız? Yaralandıktan sonraki süreç nasıl

gelişti?

Osman ÇELEBİ: Sabah namazını kılarken yine böyle bir

tank atışı oldu. Tanktaki mermi o siper olan TOMA’yı vurup,

deldi geçti. Benim yaklaşık 1.5- 2 metre solumda duran duvarın

dibindeki bir kardeşimizin tam karnına geldi ve o orada şehit

oldu. O anı biz böyle yaşayarak görmedik. Takdiriilahî onunla

benim aramda yaklaşık 1-2 metre vardı. Aramızda da başkaları

vardı. Onlara bir şey olmadı. Oradaki 2 şarapnel, kalın demir parçası

benim sol ayağımın arkasına, diz kapağımın yaklaşık 2 santim

genişliğinde bir 5-6 santimlik derinlikte yara açtı. Ben orada

yaralandım. Ama o tank mermisinden bir sıcaklık geldi ki, müthiş

bir şeydi. Böyle sanki yüzüm yanıyor gibi hissettim. Öyle bir

sıcaklık geldi. Sonra tabii yaralandık. Tank mermisi dışında da

silahla ateş ettiler. Bu arada yaraya pansuman edecek birini bulamadık.

Bir arkadaş orada bir arabanın arka tarafında bir minibüsün

şoförünü buldu. Orada benim ayağıma pansuman yaptılar.

Pansuman yaparken de bize ateş ettiler ve minibüs şoförü arabayı

Üsküdar’a doğru sürmek zorunda kaldı. Ben pansuman sonrası

bir saat yatıp dinlendim. Gidecek bir yer de yoktu. Kalksanız eve

gideyim deseniz onu da yapamazsınız. Artık gün ışımaya başlamıştı.

Her yerde pozitif bir hava vardı ama Boğaziçi Köprüsü

düşmüyordu. Sonunda biz o karşı taraftaki yerimizden tekrar o

askerlerin olduğu tarafa geçtik. Ön tarafa doğru kendimizi konumlandırdık.

Halkla birlikte oraya doğru ilerleyince tekrar ateş

ettiler. Biz geriye doğru döndük. Sonra tekrar ileri gittik. Orada

duran polis aracı ileri doğru gitmeye başlayınca halk da coşup

ileriye doğru koştu. Onlarda artık teslim oldular. Tankların üstüne

çıktık. Orada bazı vatandaşlar askerleri linç etmeye kalktı. Haberlerde sakallı bir adamın askeri köprüden atmaya kalkıştığını

göstermişti. Fakat olay öyle değildi. O sakallı adamı ben

gözlerimle gördüm, onu korumaya çalışıyordu atmaya değil. Polisler

gelip bizden silahları toplamamız için yardım istediler. Ben

askerliğimi silah takım komutanı olarak yapmıştım. İlker Başbuğ

benim alay komutanımdı, NATO planı gibi uzun askerlik dönemim

oldu. Sivil halk olarak koridor oluşturduk. Polisler de o koridorda

askerlerin silahlarını ve mühimmatlarını topladılar. O

askerlere acımıyorum. Yani bunlar emir kulu diyemiyorum. Ben

de yedek subaylık yaptım. NATO planına katıldım. Oradaki askerler

bence bu işi bilen insanlardan seçilmiş kişilerdi. Bu fikrim

hiç değişmedi. Duyuyoruz mesela Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde

adam tankın altına yattı ama o kişiyi tankı süren ezmedi.

Askere kendini gösterdi. Tankın altına yattı ama o asker onu ezmedi.

Ama bunlar 22.30’dan sabah saat 06.30 saatine kadar işin

başında ve mermi atıyorlardı. Burada o ekibin bilinçli olduğu kanaatindeyim.

Karşılarında sanki halk, anaları babaları yokmuş

gibi ateş ediyorlardı. Velhasılıkelam o süreçte kimse bizi organize

etmeden, herkes bağımsız olarak mücadele ettik. O gece

orada mücadele veren, yardım eden herkes bana göre gazidir.

Merminin size gelip vurması çok farklı bir şey. Kader yani, ne

dersen de. Ama oraya gelen her insan ister Cumhurbaşkanının

davetiyle ister kendi inisiyatifiyle oraya gelsin, bu aslında insanın

kendisine olan saygısıyla alakalı bir şey. Yani yapılan bu

mücadele bir hakkın teslimidir. Mesela birisi kalkıp kaba kuvvetle

gelip senin elinden ekonomini, sosyal refahını, insan olma

iradeni alıyor. Bu bir hakkın teslimiydi. Ben uluslararası bir şirkette

çalışıyorum. Ve burada 15 ülkeden insan o gece bizim için

dua ettiler. Ben ara sıra düşünüyorum. Ben Peygamber Efendimiz

zamanında olsaydım o dönemde nasıl davranırdım acaba?

Bu insan olmakla ilgili bir şey. O dönemde de birtakım insanlar

ona inanmamışlardı. Yani inanmak ve karar vermek çok farklı

bir şey. Bu insan olmanın en önemli özelliklerindendir. Dolayısıyla

burada da böyle olaylar olunca inandığın değerlerin arkasında

durmak gerektiğini düşünüyorum. Doğrunun ve o

değerlerin sana zarar vereceğini bilsen de onun arkasında durmak lazım. Biz inanıyoruz ki doğru şeyleri yaparsak Allah bizden

razı olup bizi cennetine koyacak. O geceyi evde oturarak da geçirebilirdim.

Evde oturanlara da saygı duyuyorum. Ben kendi

adıma bu mücadelede orada olduğumdan dolayı mutlu hissediyorum.

Bu süre içerisinde toplum da kendine geldi. Mesela bu olay

cuma günü oldu ama pazartesi günü herkes işine gitti. Bu olağanüstü

bir şey. Bu yetenek her toplumda yok. Bugün Trabzon Sürmene’de

adam tekne yapıp başka ülkelere satabiliyor. Urfa’da bir

çiftçi Avrupa toplumuna ürününü satabiliyor. Yani biz iyi şeyler

yapabiliyoruz. Toplum bir dinamizm kazandı. Bunun korunması

da çok önemli. Bütün bunlara rağmen yaralarını sararak hayata

devam etmesi Türk toplumunun en önemli özelliğidir. Bu toplum

sıradan bir toplum değil.

Bizim daha çok sahip çıkmamız

gerek. Her mücadele,

her yeni başarı toplumda

yeni bir şey atfediyor. 15

Temmuz ciddi bir musibetti

ama aynı zamanda toplum

açısından büyük bir kazanım

olmuştur. Ben öyle düşünüyorum.

O gece hiç unutamadığınız

bir olaya şahitlik ettiniz

mi?

Osman ÇELEBİ: Orada

yaşadığın hiçbir şeyi unutmuyorsun.

Tank gelip bir

sürü insanın üzerine sürdü,

sağa sola çarparak geçti.

Korkunç bir şeydi. Ama esas

tehlikeli olan şey şuydu:

Oradaki askerlerin çoğu birimizin

kardeşi, evladı, arkadaşıydı.

Yani Anadolu’nun

çocuklarıydı. Türk askeri paralı asker değil ki. Alıyor Anadolu’nun içinden çocukları, götürüyor

askeri okulda okutuyorlar. Hem sağlıklı hem zeki insanları

seçiyorlar. Ondan sonra o asker geliyor sana silah doğrultuyor.

Mesela daha sonra televizyonda bir askerin insanları öldürdüğünü,

sonra bir ara susayıp su istediğinde halkın ona su verdiğini

gördüm. Ve adam o suyu oturarak içti. Yani bu sünneti biliyor

ama insanları öldürüyor, inandığı şeyde ki sapkınlığa bakar mısınız?

Bunu ne için yapıyorsun sen? Irak’ta iç karışıklıklar olduğunda

Iraklılar gidip Suriye’ye sığındı. Suriyeliler Irak halkına

acıyarak yaklaştı. Daha sonra aynı şey Suriyelilerin başına geldi.

Biz bunlardan serzenişte bulunuyorduk. 2 sene sonra bizim başımıza

geldi. Onların gelecekleri bir yer var, Türkiye var. Yurt dışına

gidince bunu daha iyi anlıyorsun. Ben Somali’ye,

Pakistan’a, Suriye’ye, Irak’a, Nijerya’ya gittim. Dünyanın çeşitli

ülkelerine sosyal sorumluluk projeleri vesileleriyle gidiyorum.

Gittiğim bütün yerlerdeki insanların yardım beklediği yer Türkiye.

Bizden bir şey bekliyorlar. Bizden kültürel bir gelişme bekliyorlar.

Tekrar eski kültürümüzü inşa edip bütün dünyaya

yaymamızı bekliyorlar. Yoksulları, fakirleri, mağdurları, mazlumları

kurtarmamızı bekliyorlar. Bu yüzden yurt dışında Cumhurbaşkanımızı

çok seviyorlar. Devletin ne demek olduğunu

orada çok daha iyi anlıyorsunuz. Devletin güçlü değilse senin

malının da güvencesi yok, namusunun da güvencesi yok. Yani

bütün değerlerinin güvencesi olmuyor. Bu kalkışma bu darbe girişimi

ne dersen de bunun atlatılmış olması çok önemli bir şey.

15 Temmuz darbe girişiminin başarısız olmasının en

büyük nedeni sizce nedir?

Osman ÇELEBİ: Bazen aklıma geliyor. Sorguluyorum.

Devlet siyasi otoriteyi çalıştırdı. Vatandaş tepkisiz kalsaydı, siyasi

otoritenin yapacağı bütün hamleler başarılı olamayabilirdi.

Siyasi otorite bunları yakalamak ve bastırmak için çalışsaydı başarılı

olabilir miydi? Kısmen olabilirdi ama vatandaşın sahip çıkması,

devletin duruşunu, dirayetini güçlendirdi.

Cumhurbaşkanımızın sağ olarak sağlıklı olarak vatandaşa mesaj

vermesi vatandaşlarda olumlu bir hava oluşturdu. Devlet ne yaptı

o gün? Belediyeleri çalıştırdı. Yolları kestirdi. Geçişleri durdurmaya çalıştı. Polis çalıştı. Devletin organlarının çalışması ve vatandaşların

sahip çıkması ile liderin de dik duruşu büyük bir başarıdır.

Hepsi farklı bir anekdot ama mesela selaların okutulması

da güzel bir hamleydi.

Ülkemiz maalesef her 10 yılda bir böyle darbelere maruz

kalıyor, sizce darbeyi gerçekleştirmek isteyenlerin amacı

neydi?

Osman ÇELEBİ: İktidar mücadeleleri tarihten beri oluyor.

Osmanlı padişahlarının kardeşleri, oğulları için fetvalar var. Ama

ehl-i sünnet geleneğinden geldiğini iddia eden, toplum tarafından

da böyle bir algısı olan bu grup uzun yıllar sabırla bir şeyler

ördü. Ve belki biraz daha farkında olmasaydık, çok daha farklı

bir toplumla karşı karşıya kalabilirdik. Böyle bir şey olmasaydı

çok daha fazla değer kaybedebilirdik. Burada uyanık olmak

lazım. Ben geriye dönüp baktığımda bu grubun toplumun en zenginleriyle,

en zekileriyle, toplumda itibarı ve gücü olanlarla ilgilendiğini

görüyorum. Toplumun kilit noktalarıyla ilgilendiler.

Bakanlıklarda şurada burada bir sürü şeylerle yapılandılar. Ve

yapılanmayı kırmak da çok kolay değil. Yapılanan kişiler de

bizim kardeşlerimiz ve çocuklarımızdı. Kendi kaynaklarımızı tüketiyoruz.

Çanakkale’ye bakıyorum orada bizim büyük bir genç nüfusumuz gitti. Şimdi bakıyorum şimdide genç nüfusumuz gitti.

Geri dönüp baktığımızda devlet çok şey başardı ama buna müsebbip

olanlarda şunu başardı: Toplumun enerjisini aldılar. Düşünün

faizler yüzde 4-5’lerdeydi. Sürekli büyüyen ekonomiler

vardı. Her şey güven üzerinde inşa edilir. Siz yatırım yapacaksanız

güven üzerine yatırım yaparsınız. Bunu bozdular. Önümüzde

dağ gibi bir sorun bıraktılar. Hapishanede FETÖ’cüler var. Mahkemelerde

FETÖ’cüler var. Bunların bir kısmı öğretmen, bir

kısmı esnaf, bir kısmı kaçmış gitmiş. Yani toplumda bir yara

oluşturdular. Kimisi FETÖ’yle bağlantısını devam ettirmeye çalıştı,

inandı ona. Devletine inanmadı ona inandı. Ben dönüp baktığımda

kendi aklımızı kiraya vermemeliyiz diyorum. “Benim

hocam hiç yanlış yapmaz!” dediğinde iş bu noktaya geliyor. Dolayısıyla

kendi çocuklarımızı kendimiz yetiştirmeliyiz. Kendi işlerimizi

başkasına havale etmemeliyiz. Bu memleketin geçmişine

saygı duyarak, anında çalışarak ve geleceğimize güvenerek yolumuza

devam etmeliyiz. Biz o gün orada olmakla bir şey yaptık

ama her şeyi yapmadık. Bundan sonra da bu mücadele devam

ediyor. Milli geliri arttırmak gerekiyor. Herkes kendini geliştirmeli

ki toplum gelişsin. Biz Müslümanlar olarak yoklukta imtihanı

kazandık ama varlıkta hep sıkıntı yaşıyoruz. Seçtiğin adam

seninle geliyor. Kimle gidecek, seninle gidecek. Ama zorla

gelen, güçle gelen gitmez. Her şeye rağmen siyaset zorbalara

göre daha temiz. Çünkü o adam 4 sene sonra gelir hesap verir.

O gece halkı topyekûn sokaklara çıkaran, milli birlik ve

beraberlik ruhu vardı. Sizce 15 Temmuz ruhu dediğimiz bu

ruh neden yaşatılmalıdır?

Osman ÇELEBİ: Her deneyimden bir kazanım elde etmeliyiz.

Biz uzun yıllardır savaş görmemiş kuşağız. Ben Kıbrıs Barış

Harekatı’nı hatırlıyorum, başka yok. Artık sistemler değişti. İkili

sistemler yok dünyada. Burada Anadolu topraklarında bulunmanın

ciddi zorluğu vardır. Bizden önceki toplumlarda da böyle

oldu. Burada hep elit toplumlar oldu ama hep dışarıdan müdahaleler

oldu. Biz kendimiz için, geleceğimiz için ve inandığımız değerler

için bu ruhu ayakta tutmalıyız. Yani sürekli bir şeyler

harcayarak veya biriktirerek veya kazanarak kaliteli bir hayat süremezsiniz. Aynı zamanda onurlu bir hayatta sürmeniz gerekir.

İnandığınız değerleri de yaşatmanız gerekir. Biz geziyoruz, birçok

ülkede Osmanlı’ya bakış açısı müthiş pozitif. Çünkü insanlara

kimse bir şey yapmıyordu. Cumhurbaşkanımız Somali’ye

gidecekti. Ondan bir gün önce orada Türk Büyükelçiliğinin bulunduğu

otel bombalandı. O gün akşam ben oraya gidecektim ve

gittim. Oraya gideceğimiz firmadaki arkadaşlar bana oranın

bombalandığını buna rağmen gidip gitmeyeceğimizi sordular.

Ben de onlara, “Bizim Cumhurbaşkanımız ertesi gün oraya gidecek.

Ben niye gitmeyeyim?” diye yanıt verdim. Gerçekten bizim

Türk insanının gücünü dışarıya çıktığınızda daha çok görüyorsunuz.

Her tarafta varlar. Her tarafta insanların dertlerine merhem

oluyorlar. Devletin başka unsurları her yerde bir şeyler yapıyor.

Dolayısıyla 15 Temmuz ruhu aslında bir vatanseverlik, yerel bir

değer olduğu kadar aynı zamanda evrenseldir de. Zulme karşı

koymak, hakkı savunabilmek ve onu savunanları savunmak da

öyledir. Turgut Özal döneminde Japonlardan eğitim konusunda

yardım almak istendi. Japonlara, “Ne yapalım?” dediler.

Adamlar bize, “Sizin gençliğinize öğretecek çok şeyiniz var.

Gençleri Çanakkale’ye götürün. Oradaki mücadeleyi, vatanın

nasıl kazanıldığını görsünler. Kimin neler yaptığını görsünler,

bundan büyük eğitim olamaz.” dediler. Bizim kısa vadeli çıkarları

değil de uzun vadeli çıkarlarını koruyup kollamamız

lazım. Üst seviye ahlaki bir misyona sahip olmamız lazım. O

gece ırk, inanç herkes birdik. Bizim birbirimizle çatışan değil

de birbirimizle ortak değerler için yaşayan bir toplum olmamız

lazım. Müslüman, umutla korku arasında hep tedbirli olacak.

Bugün çok çalıştım artık yatayım, diye bir şey yok. Allah da

kullarından böyle bir şey beklemiyor. Başarıda sürdürülebilir

olmak gerekiyor.

Zulme rıza göstermemeliyiz. Toplumsal dinamitleri ateşleyen

Anadolu ruhu, Osmanlı ruhu, Kuvayi Milliye ruhu, Bedir Savaşı

ruhunu hatırladık biz. Toplum, iradesini Hakk’ın tarafına koymalıdır.

Teşekkür ederim.

Osman ÇELEBİ: Ben teşekkür ederim.

# darbe

13 Tem 2022 - 12:29 - Gündem


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak 61Medya Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan 61Medya hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler 61Medya editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı 61Medya değil haberi geçen ajanstır.