Coşkun Kahraman kimdir ?

Coşkun Kahraman, biri Türkiye’de diğeri İngiltere’de kazandığı
iki üniversiteyi de elinde olmayan sebepler yüzünden
bırakmak zorunda kaldı.

Çok istemesine rağmen, ‘kısmet
değilmiş’ diyecek kadar hırstan uzak ve gerçekçi bir kişiliğe sahip olan
Kahraman, kuyumculuk yapan babasıyla çalışma hayatına başladı.
Askerlik dönüşünde, 22 yaşında babasının işi tamamen kendisine
bırakmasıyla aldığı sorumluluğu da bugüne kadar başarıyla yerine getirdi.
Tüketim kültürünün hayatın her alanına hâkim olmasıyla tasarrufl
arın da azaldığını, bunun altını bir yatırım aracı olmaktan giderek
çıkardığını belirten Kahraman, bunda sektördeki istikrarsızlıkların da
etkisi olduğunu belirtiyor.


Trabzon’un geleceğini, TTSO’nun da kısa vadeli hedefl eri arasında
yer alan turizmde gören Kahraman, bölgenin ve Trabzon’un turizmden
beklediği payı alması için birtakım standartların mutlaka getirilmesinin
ve sadece Arap turizmiyle sınırlı kalınmaması gerektiğinin altını
çiziyor.

TRABZON’UN OLMAZSA OLMAZI TURİZM TRABZON’UN OLMAZSA OLMAZI TURİZM


Kahraman’la iş yaşamını, kuyumculuk sektörünü, iki dönemdir
Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığını yürüttüğü TTSO’yu ve Trabzon’u
konuştuk.


Coşkun Bey, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?


9 Kasım 1958 tarihinde Trabzon’da doğdum. İlk, orta ve lise eğitimimi
Trabzon’da tamamladım. 1977 yılında Eğitim Fakültesi Matematik
Bölümü’nü kazandım ancak Sağ-Sol olayları dolayısıyla okulu
yarım bıraktım. Ardından üniversite için İngiltere’ye gittim ve burada
8 ay lisan eğitimi aldım. O dönem Türkiye’de başlayan bir vize uygulaması
dolayısıyla buradaki öğrenimimi de bırakarak Türkiye’ye dönmek
zorunda kaldım ve babamla birlikte kuyumculuk sektöründe çalışmaya
başladım.


Askerlik sonrasında babamın işleri bana devretmesinden bugüne
yaklaşık 40 yıldır kuyumculuk sektöründe faaliyetlerimi sürdürmekteyim.
Coşkun Bey, siz hem Türkiye’de hem de İngiltere’de kazandığınız
üniversiteleri okuyamadınız. Bu nasıl oldu?


Eğitim fakültesinde okuduğum yıllarda Sağ-Sol olayları vardı.
Fakülteden 3 arkadaşımız Meydan’da öldürülmüştü. Hâliyle babam
okumamı istemedi ve okulu bıraktım. Ardından İngiltere’ye gittim ve
işletme bölümünü kazandım. Orada da Ecevit Hükümeti döneminde
çıkartılan vize uygulaması dolayısıyla okulu bırakmak zorunda kaldım.
Ben de Türkiye’ye döndüm ve 1978 yılında babamla birlikte kuyumculuk
sektöründe çalışmaya başladım. Askerliğin ardından babam işi
tamamen bana bıraktı ve İstanbul’a yerleşti. O günden itibaren de kuyumculuk
sektöründe çalışıyorum.


Bunu nasıl yorumladınız peki?


Ben üniversiteyi çok istememe rağmen olmadı, kısmet değilmiş.
Ama hayat da bir üniversite neticede. Buradan da çok dersler aldık.


40 YILDIR KUYUMCULUK SEKTÖRÜNÜN İÇİNDEYİM


Kaç yıldır bu sektördesiniz?


Yaklaşık 40 yıldır kuyumculuk sektörünün içindeyim.
Sizin için bu üniversite deneyimleri bir kırılma ânı diyebilir miyiz?
İngiltere’den dönünce 1982 yılında şehrin merkezinde üniversiteye
bağlı işletme ve iktisat bölümleri açılmıştı. Gitmek isteyince babam
bana, “Oğlum işini mi yapacaksın, üniversite mi okuyacaksın?”
dedi. Engel olmadı ama bu düşüncesi beni etkiledi, ben de mantıklı
buldum. İşin başında olmak, işimize sahip çıkmak daha önemli geldi.
21-22 yaşlarında kuyumculuk sektöründe önemli bir sorumluluk üstlenmek
kolay değildi tabii. Babanızın bir geçmişi var, onu korumak ve
para kazanmak zorundasınız. Allah’a şükürler olsun bugüne kadar bizi
utandırmadı.


Coşkun Bey, kuyumculuk sektörünü analiz eder misiniz?
Hasır sektörünün Trabzon’dan başka yapıldığı yer yok. El emeği
olduğu için takdir gören, beğenilen bir ürün. Ancak bu, son 10-15 yılda
hız kazandı. Önceleri bu kadar popüler değildi. Biz hasırları yapar kasaya
koyardık, satacak müşteri yoktu. Son yıllarda durum değişti. Bunda
yurt dışına açılmanın ve fuarlara gitmenin etkisi var.
Hasır sektörü geri gitmez ama daha ileri gideceğini de düşünmüyorum.


SEKTÖRDE CİDDİ BİR KRİZ VAR


Altın fi yatlarının artışı ve alım gücünün düşmesi bunda etkili. Bu
istikrarsızlık devam ettiği sürece çok umutlu değilim. Kuyumculuk
sektöründe ciddi bir kriz var. Sebebi tabii ki altın fi yatlarının yüksek
olması. İnsanlar belki yanlış algılayacak ama mesela 1990’lı yıllarda altının
gramı 23-24 lira idi. Eskiden 2-2,5 ton fındık satan bir kişi, kuyumcuya
gider 100-150 gram altın alır; ardından çeyizini, mobilyasını,
ev eşyasını da alır düğününü yapardı. Bugün 2 ton fındık 20 bin lira
olmuş ki o da her zaman olacak bir şey değil, bundan kazandığı para
sadece altınını almaya yetmez. 200-250 gram altın alsa 30 bin lira. Gerisini
ne yapacak?


Biz imalatçılar artık bileziğin de gerdanlığın da gramajını düşürüyoruz.
Bazı ürünlerde ayarı düşürüyoruz satabilmek için. Bu açıdan
bakılınca kuyumculuk sektöründe ciddi bir gerileme var. Perakendecilik
yaptığım yıllarda satışların sürekli düştüğünü gözlemliyordum.
Gramajlar ve ayarlar düştüğü hâlde bu gerileme devam ediyordu.
Şimdi diyeceksiniz ki nasıl oluyor da bu kadar ev, otomobil satılıyor?


Evet, çünkü insanların alım güçleri, tercihleri başka alanlara kayıyor.
İyi bir ev, iyi bir araba, iyi bir televizyon almak daha önemli hâle
geldi. Altın da hâliyle eski cazibesini kaybediyor ve hepsinden önemlisi
tasarrufa yönelik altın alımı eskisi gibi değil.


Eskiden altına yatırım vardı, şimdi yaşam kalitesi önemli oldu diyebilir
miyiz?


Bir müşterim vardı, bir devlet dairesinde müdürdü. Her ay gelip
3-4 Cumhuriyet altını alıp bir kenara koyardı. Bugün bunu yapma 
imkânı var mı? Yok. İnsanlar artık elindeki parayı altına yatırmıyor. Güzel
evim, mobilyam, televizyonum olsun diyor. 4 kişilik bir ailede 4 telefon
var, her biri 600-700 lira. Bunun bir de faturası var. Hâliyle tasarruf
olmuyor.


BİZİM SEKTÖRÜMÜZ ÖLMEZ AMA HER GEÇEN GÜN DAHA DA
GERİYE GİDECEKTİR


18 yaşında İngiltere’de iken bir arkadaşımla Londra’da geziyorduk.
Hiç kuyumcu olmaması dikkatimi çekti. Sorduk soruşturduk bir
caddeyi tarif ettiler. Gittik baktık ki bankamatikler kadar vitrini olan bir
dükkân, vitrinde üç dört tane ürün var. Özel güvenlikten geçerek içeriye
giriyorsunuz. Satılan ürünün de ayarı düşük. Gelişmiş ülke diyoruz
ama orada altın yok. Bu durumu gelince babamla da paylaştım. Babam
bana, “Merak etme, bizde bu iş bitmez.” dedi ama gelinen nokta ortada.
Şunu söyleyebiliriz, bizim sektörümüz ölmez ama her geçen gün
daha da geriye gidecektir.


Peki, talep düşüklüğüne rağmen fi yatlar neden bu derece yüksek?
Bu bizimle ilgili değil, dünya piyasalarıyla ilgili. Bundan 3 yıl önce
‘Çin bankamatiklerden altın satacak’ denildiğinde bir hafta içinde altın
80 liradan 108 liraya çıktı. Bundan vazgeçince tekrar 90 liraya düştü.
Çıkar başka bir ülke altın satacağım, bir diğeri alacağım der ve fi yatlarda
oynamalar olur.


Yaklaşık 40 yıllık ticari hayatınızdaki hedefl erinize ulaşabildiniz
mi?


Babam buradan giderken bana, “Oğlum, beni mahcup etme, işimizi
büyüt.” dedi. Biz de 5 kardeşiz. 1990 yılına kadar 3 kardeş birlikte çalıştık.
Bir kardeşimiz döviz işine, bir diğeri konfeksiyon sektörüne girdi,
hâlâ o sektörde. Ben kendi sektörümde devam ettim.


HIRSLI BİR YAPIM YOK


Hırslı bir yapıda değilim ama kimseye mahcup ve muhtaç olmadan
babamın bıraktığını eksiltmedik, artırmaya çalıştık. Şükürler olsun
bunu da başardık. 3 yıl önce perakende işini de bıraktık, şimdi sadece
imalat yapıyoruz. Bunda da şükürler olsun elimizden geldiği kadar
gayret ediyoruz. Çalışmalarımızı İstanbul ve Trabzon’da sürdürüyoruz.
TTSO Meclis Üyeliği’ne nasıl karar verdiniz? Kaçıncı döneminiz
mecliste?


Şu anda üçüncü dönemimiz. Şadan Eren ağabeyle başladık, Suat
Bey’le ikinci dönem olarak devam ediyoruz. Benim hiç aklımda yoktu.
Şadan Bey yönetim kurulundaydı. Bazı dostlarımız, “STK’larda görev
aldın, TTSO’da da olmalısın.” dediler. Biz de Nevzat ağabeyle birlikte
girdik, ardından yönetim kurulu üyesi oldum. Ardından Suat Bey’le
çalıştık, ikinci döneminde de devam etmemizi teklif etti, kabul ettik ve
birlikteyiz. Yönetim kurulu başkanımız ve üyelerimizle uyumlu bir şekilde
çalışıyoruz, şehrimize hizmet etmeye gayret ediyoruz.
TTSO’da yapılan çalışmaları anlatır mısınız? Zaman zaman eleştiriler
oluyor…


Birçok STK’da çalıştığım için söylüyorum, tenkit etmek çok kolaydır.
Trabzonspor’u da odalarımızı da tenkit ediyoruz. Bakın biz yönetim
olarak kuyumculuk sektöründe çok ciddi bir projeye imza attık. Hasırımızı,
telkârimizi dışarıya açmaya çalıştık. Sektördeki arkadaşlarımızı
Oda’ya davet ettik, bir kısmını kayıt ettiremedik. Projemiz bakanlıktan
destek buldu. Bize 2,5 milyon dolar hibe kredi verdiler. Fuarlara göndereceğiz
dediler. Eğitimlere 19 kişiyle başladık, sayı giderek azaldı ve
8 kişiye düştük. Oysa çok güzel fırsatlar, imkânlar vardı. ‘Yurt dışına
gideceğiz, gelin birlikte eğitim alalım.’ dedik, eğitim tamamlandı. İlk
fuarımıza gideceğiz, biz 15-20 kişi beklerken 5 kişi ancak gidebildik.


ÜYELER TTSO’YA DAHA FAZLA ZAMAN AYIRMALI


İkinci fuara gideceğiz, maalesef sayı 4’e düştü. Proje gereği 5’ten
aşağı olduğu için gidemedik. İlkbaharda bir proje daha olacak, şu anda
onun üzerinde çalışıyoruz. Bu projenin 2 yıl müddeti var. 11-12 fuara
gidecektik, henüz bir tane fuara gidebildik. Katılımcı olacak ki fuarlara
gidelim. Bu projeyi çıkartana kadar 2 yıl uğraştık. Dubai fuarı çok
başarılı geçti ama iş sezonuna denk gelince kimse gelmek istemedi.
İnşallah bir sonraki fuara 10-12 kişi gideriz. Diğer sektörlerde de bu
durum böyle. Birçok toplantılar, bilgilendirmeler yapıyoruz. Alanında
donanımlı, yetkin insanları çağırıyoruz; üyelerimize de rica ediyoruz,
‘gelin, katılın’ diye fakat katılım yine de düşük oluyor. Ben de TTSO’ya
girmeden önce böyle yapıyordum ama bunu yaşayınca artık eksik yaptığımızı
anlıyorum. Zaman ayırmamız lazım.


STK’LAR İÇİNDE TTSO’NUN YERİ AYRIDIR


TTSO şehir için ne anlam ifade ediyor?


Sivil toplum kuruluşlarının içinde odamız gerçekten de ayrı bir
yere sahiptir. Ama şunu bilmeliyiz ki bizim imkânımız bir yere kadardır.
Oda olarak Trabzon’un önünü açmak için 2005’te Şadan Bey’le
başlayan bir dizi proje hazırladık. Kısa, orta ve uzun vadeli birçok hedefl
er belirledik, bunlara yönelik çalışmalar yaptık.


Turizmden eğitime, sağlıktan ticarete kadar hedefl er belirledik.
Şimdi Avrasya Üniversitesi bu şehre kazandırıldı. Bu bir kazanım
değil mi? Birkaç tane daha özel üniversite olamaz mı? Yıllar önce Amman’a
gittik, 27 tane özel üniversite vardı. Bizde neden olmasın? Şehrimiz
bir tarih ve ticaret şehri. Roma’ya gittik, baktık gerçekten bir tarih
şehri. Ama eski binaların hepsi duruyor, biz ise bazılarını yıktık. Trabzon
niye turizm şehri olmasın? Yine Oda olarak yaptığımız çalışmalarla
turizm sektöründe büyük hareketlilikler yaşadık.


Trabzon’un geleceğini nerede görüyorsunuz?


TTSO’daki projelerimizin çoğu turizme yönelik. Trabzon’da her
şey var; tarih, kültür, doğa mirası çok üst düzeyde. Körfez ülkelerine
yönelik odamızın da içinde bulunduğu çalışmalar sonrasında Arap turizmi
âdeta patladı. Büyük hareketlilik yaşanıyor.


Ama burada şunu vurgulamak istiyorum; Araplar geliyor, güzel
ama Avrupalı ve Amerikalı turistler neden gelmiyor? Çünkü Arap turizmini
öne çıkardık, Avrupalıları ikinci plana attık. Araplar bizim doğamız
için geliyor; oysa Avrupalı, Amerikalı turist tarih için, kültür için
geliyor.


Araplar da gelsin tabii ama sadece Araplar gelmesin; Avrupalılar,
Amerikalılar, Uzak Doğulular da gelsin. Siz sadece belli bir milletin
geldiği bir turizm düşünebiliyor musunuz? Mesela Paris’te, Roma’da
her yerden turist vardır; biz bu açıdan eksiğiz. Araplara pahalı satıyoruz
diye Avrupalıyı dışladık ama bu doğru değil. Araplar giderse Avrupalıyı
çok ararız. Bununla ilgili de çalışmalar yapıyoruz.


COĞRAFYAMIZ HAYAL KURMAMIZI ENGELLİYOR


Trabzon kongre ve toplantılar merkezi olabilir. Turizm sektöründeki
yatırımlar ve altyapıyla ilgili eksikler tamamlanırsa bu imkân da
var.


Coğrafyamız hayal kurmamızı engelliyor. Trabzon bir sanayi şehri
olmaz, olamaz. Bir fabrika kurulacak, 100 dönüm düz arazi lazım ama
yok. OSB’lerimizin nerede olduğu belli. OSB’lerde yol lazım, liman isteniyor.
Arsin OSB’de bir projemiz var, çalışmalar yapıyoruz.


Yıllar önce bir fi rma Trabzon’a geldi, 300-350 insan çalıştıracak
bir yatırım yapacak ve 60 dönüm yer arıyor. Belediyelere yazı yazdık,
bir tek Esiroğlu Belediyesinden cevap geldi. O da 20 dönüm bir yer
var dedi. Olmadı, gidip yatırımı Bayburt’a yaptılar. Küçük ölçekli sanayi
olabilir, bunu yapabiliriz. Bu işe gönül vermiş insanlar yanlış anlamasınlar,
biz elbette ki bu çalışmaları yapacağız ama bana sorarsanız
Trabzon’un vazgeçilmezi turizmdir. Bunun yanı sıra öğrenci şehri de
olabiliriz. Trabzon göç veriyor fakat nüfusumuz düşmüyor. Neden?
Öğrenciler sayesinde. O öğrencilerin bir kısmı mezuniyet sonrasında
da burada kalıyor, gitmiyor.


İşinizden kendinize zaman ayırır mısınız? Bu zamanlarda neler yaparsınız?
Ben doğayı çok severim. Bazen eşimle sinemaya gideriz. Yürüyüş
yaparız. Kitap okumayı severim ve okurum. Ama en çok evimizin bahçesinde
ağaçlarla, çiçeklerle vakit geçirmeyi severim. Seyahat etmeyi
de severim. Çocuklarım İstanbul’da, onların yanına sık sık gideriz. Eş,
dost ve büyük ziyaretleri de önemli, ihmal etmem.


Coşkun Bey teşekkür ederiz.


Ben teşekkür ederim.
Trabzon