Zor olanı bugün, imkansız olanı yarın yapalım” demiş bir düşünür! Zor olan futboldaki İstanbul Dükalığı’nın arasına çomak sokmaktı. Bunu argo tabirle “iş olsun, sırf İstanbul kulüplerine karşı gıcıklık olsun” diye yapmadı elbette… Kendini ispat, var olduğunu kanıtlamak, futbolun sadece bir kente ait olmadığını göstermek için yaptı! Ve Trabzonspor bu zorlu hamleyi kolaya çevirerek yaptı! Sonra imkansız olana “koç başı” ile vurmaya başladı. Karşıdaki sert duvarları vura vura yıktı. Tartışılır ama, tartışılmaz olan Trabzonspor’un tarihinden gelen inatçı, azimli, vazgeçmez yapısı idi. Duvarlar yıkılmıştı. Trabzon bunu başarmıştı. Trabzon ya da Trabzonspor…

Çok öncüsü vardı bu zaferlerin… M.Şamil Ekinci, Ahmet Suat Özyazıcı, Özkan Sümer… Şenol, Turgay, Necati Kadir, Cemil… diye sayılanlar… Çok, çok, çoktular… Buğday tanesi gibi çoktular! Bu kişilerin çoğu Türk ve Trabzon Futbol Tarihi’ndeki yerlerini aldılar. Kimi ise hak ettiği halde, hak ettiği değeri ne yazık ki yeterince göremedi. Ama sadece bu kentte… Trabzon’da!!!

Şaşırmaya gerek yok… Biz yani Trabzonlular genelde birbirimizi beğenmeyiz, sever görünür ama sevmeyiz, illa da bir eleştiri yapmak için en küçük bahane arar, hep laf arasına sokuşturmak, “.ok atmak” için fırsat kollarız. Bunu da maharet gibi anlatırız! Acı gerçektir bu tespit…

Tam 6 resmi şampiyonluk, en az onun kadarı ise çalınmış şampiyonluk olduğu halde dudak büker, burun kıvırırız!!! Niye? Çünkü, başarının mimarları komşumuz, arkadaşımız, akrabamız, yakın köylümüz, mahallelimizdir!!! “Neden o yaptı da ben yapamıyorum?” dürtüsü belki de etkendir. “ O mu?… Bizim falanın sümüklü oğlu idi!”Bu mu “ filanın tırsık çocuğu idi!” , “ Öbürü kazma idi”,” Berisi falandı…” Lakap çok ama, şampiyonluklarda bile burun kıvırmak var!!! Kim bilir, nedeni belki de Trabzon’un bir imparatorluk kenti olmasıdır. İmparatorluk bakiyesinin kibri olabilir mi? Roma İmparatorluğu’nun devamı İstanbul merkezli, Bizans, Trabzon Devleti’nin merkezi de Trabzon’du… İstanbul 1453, Trabzon ise 1461 tarihinde katılmıştı Osmanlı’ya da Türk hakimiyeti topraklarına… İki kent birbirine benziyor mu?

Ortaya çıkan belki de kıskançlıktır. “Fırsat olsa ben daha iyi yapardım”dır, belki de asıl mesele… O nedenle yapılan, başarılan, kazanılan büyük zaferler sanki sıradan olaymış gibi sanılır! Çoklarının tarih yazıldığından haberi yoktur. Hatta tarih yazanların bile…

Ama aslında gerçekle anlatılan aynı mı? Söylemek kolay yapmak zor, hatta imkansız! Ama işte imkansızı başarmaya kalkmak… Asıl mesele bu… İmkansızı başarmaya kalkıp, bunu gerçekleştirmek...

Bu uzun girizgahı neden yaptım? Bir hakkın teslimi için… Trabzonspor’un zaferlerinin arkasında çok kişinin ama özellikle de üç insanın çok, çok büyük katkısı vardır. M. Şamil Ekinci, Ahmet Suat Özyazıcı ve Özkan SümerEkinci, anlaşılabilir. Kültürlü, okumuş birkaç lisanı olan, sosyal, eli açık, verici, paylaşımcı bir iş insanı idi. İki teknik adamla tam 4 kez Trabzonspor’u zirveye taşımıştı. Özyazıcı ise okumamış, her ne öğrenmişse kendi çabası ile başarmış, inanılmaz zeki, bunun sonucu olarak da 4 şampiyonluk kazanmış yenilmez armada takımın teknik direktörü idi. Ama uyumlu, ama sakin, ama kendi köşesinde, dünyadan uzak ve dünya da kendine uzaktı. Kabuğunu kırmak için hiç gayret etmedi. Elindeki ile, azla yetindi ama çok büyük işler başardı. Çok…

Peki ya Özkan Sümer? O neydi, kimdi, nasıl biri idi? En büyük özelliği görünürde uyumsuzluktu! O da okumamış, kendi dahil herkesle kavgalı, daha genç yaşta yolunu bulamamış ama, bir kıyısından da olsa futbola tutunmuş bir meçhul insan!!! Kavgacı, gürültücü ve hatta biraz da korkutucu idi!!! Hem yumrukları, hem çenesi, hem de ayakları iş yapıyordu!!! Çevresi, arkadaşları hep kendi gibiydi! Sadece günü yaşıyorlardı.

Elbette önündeki koskoca bir hayat böyle geçmeyecekti. Çünkü hayat affetmez, hayat gerçekçidir. Acıması da yoktur, hatırı da… Bunu bilmek, öğrenmek için yaşamak gerekir. Ve Özkan Sümer yaşadı. Yaşayarak da öğrendi. Öyle bir öğrendi ki; inanılmaz… Devrim değil evrim geçirdi. Tam anlamı ile resmen kabuk değiştirdi. Elbette bu birden, kısa sürede olmadı ve ne olursa olsun sonuçta bambaşka biri oluverdi.

Ve Özkan Sümer, ya da Sümerlerin Özkan’ı, Altındere Vadisi’nin kükreyen aslanı kabuğunu kırıp attı. Futbol ona bambaşka bir dünya verdi. Ve sabırla, inatla, geçmişte yaptıklarının tümünü bir kenara atarak yeniden, sıfırdan bir hayata başladı. Her şeyi boş verdi. Kısmen eşini, çocuklarını, çevresini… Bir tek, evet bir tek Trabzonspor ve futbol hariç… Futbolla yattı, Trabzonspor’la kalktı.

Yoo, sanmayın ki bu iş o kadar kolay oldu! O kadar zorlandı ki 150 kiloluk bir insanın hiçbir ameliyat ya da estetik geçirmeden birkaç yılda 75 kiloya düşüp filinta gibi olmasını düşünün!!! O ne sabırdır, o ne fedakarlıktır, o ne azimdir, o ne inatçılıktır… Ve, ve tüm geçmişinin üzerine sünger çekmek, tüm eski arkadaşlıkları bir kenara koymak, ortaokulu bile bitirmeden bir filozof haline gelmek… Masal gibi değil mi? Değil işte… Masal gibi değil, gerçek… Tamamen gerçek…

Özkan Sümer merdivenleri birer birer çıktı. Öyle yerden zirveye uçmadı, teker teker çıktı. Futbolcu, antrenör, alt yapı sorumlusu, teknik direktör, A milli takım teknik direktörü, spor yazarı, TÜFAD başkanlığı, TFF Başkan Vekilliği vs…

Bunları yaparken de hep savaştı. Çenesi de kuvvetli idi, beyni de… Müthiş zeki idi. Hazır cevap, her söze karşılığı olan inanılmaz bir belleği vardı…

Bu kadar çenebaz, aksi, uyumsuz, gerektiğinde “kollarına” da başvuran böyle bir insanın, ilkokul mezunu bir kişinin, henüz ergenlik çağlarında tüm Rus, Amerikan ve dünya klasik romanlarını okumasını hayal edin!!! Evet bunu yaptı!

Çokları onu, kaba, saba, futbolculuğu bir şeye benzemez, lafını bilmez, küfürbaz, “at” ya da “deve” olarak anlatır! Aslında bir nebze vardı bu sıfatları ama, hepsini bir elbiseyi çıkarır gibi fırlatıp attı. Herkes onu, o gençlik dönemlerinden tanıyor ve hala öyle sanıyor. Halbuki bir suda iki kere yıkanılmazdı hani? Eski çamlar bardak olmuş, Sümer yeniden doğmuş, yep yeni biri olmuştu. Bunu kimse ona öğretmemiş, kimse zorla yaptırmamıştı. O kendi iradesi ile tüm bunları başarmıştı. Sonuçta gerçek Özkan Sümer olmuştu.

Futbol Özkan Sümer’e çok şey verdi ama, o da futbola çok şeyler kattı. Futbolun ticaretini yapmadı. Esnaf zihniyetli teknik adam değildi ve hiç olmadı da… Bir futbol filozofu idi. Anlatmaktan çok eylem adamı idi. Ama lisanı da çok güzeldi. Sohbeti, konuşması, fikirleri son derece mantıklı ve çekici idi. Çokları için çekim merkezi idi… Hem anlatıyor, hem yapıyordu. Hiç boş konuştuğunu duyan olmamıştır. Hırçındı, sertti ama kimsenin arkasından konuşmazdı. Dedikodu yapmaz, karşısındakini önce iyice dinler, sonra fikrini beyan ederdi. Çalışkandı, hem de çok çalışkan… Sürekli araştırır, inceler, geçmişin muhasebesini yapar, taktik geliştirirdi. Özellikle çocuklara, gençlere çok değer verirdi. Onun alt yapıdaki çocukların çalışmalarını izlemek için gittiği idmanlar, adeta karnaval haline gelirdi. Çocuklar ona o kadar büyük sevgi gösterirdi ki Sümer, sabahtan akşama kadar oradan istese bile ayrılamazdı.

Türk Futbolu’na “Şoke Pres”i kazandıran teknik adamdı. “Ön direk, arka direk” uygulamasını da… Golcü santrfor Hamdi Aslan’ı daha verimli olduğu gerekçesi ile libero, golcü sol açık Orhan Çıkrıkçı’yı, sol bek yapmıştı. Üstelik Orhan sol bek olarak milli takıma gitmişti!

Trabzonspor’da koskoca 2 lig şampiyonluğu kazandı. Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı aldı. Galatasaray’a gitti Türkiye ve Cumhurbaşkanlığı Kupaları’nı elde etti. Üstelik Galatasaray’ın en kötü dönemlerinden birinde… Konyaspor’u bugünkü adı ile Süper Lige taşıdı. Milli takımı çalıştırdı. Her dönem futbol ailesinin içinde oldu. TFF’nin hangi başkanı, hangi yönetimi olursa olsun daima en büyük başvuru aracı idi. Kursların, seminerlerin bir numaralı konuşmacısı ve taktisyeni idi… Hastalığı döneminde bile bunlara katılmaktan vazgeçmedi.

Sümer, başarılar yanında başarısızlıklar da yaşadı. Bu nedenle agresifleşti. Bunu karşılık karşısındaki güç, genelde basın da onun yolunu izledi! Bir zamanlar bir gazete (Tercüman) hiç yokken Sümer’e “ Dikkat size de saldırabilir!” başlığını attı! Sümer buna aynı tarzda “ Bazı köpekler beni, köpek yerine koyuyor” diye karşılık verince ortalık toz duman oldu. İlk kurşunu atan unutuldu, tüm oklar Sümer’e döndü. Bunu yapanlar da yabancı değildi. Tetikçilerin başları Trabzon’da idi! Ne garip değil mi?

Sümer de pek rahat durmadı. Geri adım atmadı. Karşılığında kendisine “terbiyesiz”, “Küstah” , “yalancı” “tezgah kuran” hasılı ne kadar kötü ifade varsa denildi.

Ve Sümer, Trabzonspor Kulübü başkanı olduktan sonra bambaşka biri oldu. Ve ekmeğini kazandığı teknik direktörlük mesleğini bırakıp kendini tamamen Trabzonspor’a adadı. Bunun için TFF ile, siyasetle büyük çatışmaları oldu. Sosyal demokrat düşünceli idi ama, hiçbir siyasi partinin peşine takılmadı. Öyle ki ilk kulüp başkanlığında o zaman MHP’li olan hemşehrisi bakan Koray Aydın’dan hayli destek gördüğünü anlattı. Başlarda her ikisi de birbirinden çekindi ama, işbirliğini başarı ile yaptılar.

2003 yılında Fenerbahçe, Trabzonspor’la yaptığı bir maçta taraftarlarının çirkin hareketleri nedeni ile bir maç saha kapatma cezası aldı. Sonrasında dönemin başbakanı “ Fenerbahçe orada misafirdi. Ona suç verilmesi yanlıştır” dedi. Bunun üzerine sarı lacivertlilerin cezası kaldırıldı. Elbette ceza kaldırılacaktı çünkü, Fenerbahçe başlı başına “cumhuriyetti!!!” Kollayanı, sahibi çoktu!!! Kimseden ses çıkmayınca Özkan Sümer, Trabzonspor başkanlığından tepki olarak istifa etti. Belki bu haklı isyan, ses verir sandı!

Heyhat! Hiç kimse bu istifayı sorgulamadı. Hiç kimse üzerine alınmadı. Herkes kulağının üzerine yattı. Herkes güçten yakan tavır koydu. Ve Sümer’in bu çok anlamlı istifası boşa gitti. Çoklarının da hoşuna!!!

O dönemler Sümer, Hüseyin Avni Aker Stadyumu’nun sahayı çevreleyen tel örgülerin kaldırılmasına karar verir. “Tel örgüler insanlık dışıdır” der. Ve bunu uygular da… Basından şimdi aramızda olmayan Kazım Kanat adlı fanatik spor yazarı “ Hüseyin Avni Aker’in tel örgülerini bırakın kaldırmayı, onlara elektrik verin” diye yazacak kadar ufalır. Tel örgüler kaldırılır ve bu ülkede bir ilk olur. Zamanla diğer stadyumlardaki tel örgüler de kaldırılmaya başlanır.

3 Temmuz şike rezaletine büyük tepki gösterdi. “ Ulusal meselelerde hiçbir şekilde anlaşamayan iktidar ve muhalefet, şike konusunda anlaşıp şikeyi aklama becerisini gösterdiler!” der.

Kupa Başbakan’da” adlı kitabı yazan Hasan Al’ın önsözüne;

“ Trabzonspor büyük bir soyguna maruz kaldı.

Sevinci çalındı.

Övüncü çalındı.

Emeği çalındı.

Onuru, prestiji, kazancı, her şeyi çalındı.

Geleceği çalındı.

Bu sadece bir kupa meselesi değil.

O sevinci, o övüncü, onuru yaşatmadılar Trabzonspor’a…

Kan kusturdular.

Bu doğrultuda savaşmak gerek.

Mesele sadece kupa meselesi değildir!” dizelerini yazar.

Hamlet çadır tiyatrosunda oynanmaz” diyen Sümer’dir. Kendi kulübü tarafından bir maç sonrası habersiz şekilde görevden alınınca “Faşistçe idam sehpasına gönderildim” diyen de…

İstanbul kulüplerinin eski tarihleri ile övünmeleri üzerine “ Bizim tarihimiz şanlıdır. Çünkü biz Cumhuriyet kulübüyüz” diyen de odur.

Çok yönlü bir insandır… Dedik ya iyi bir hatiptir. Şiir yazdığını duymadım ama, konuşurken şiirlere sık sık başvurur. “Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde…” diye başlayan Pablo Neruda’dan, Maçka’nın sisli dağlarından yankılanan;

“ Trabzonspor bir kulüpten fazlasıdır.

Trabzonspor dalgaların sesi, yaylaların sisidir.

Ormanların gizidir.

Kemençenin sözüdür.

Trabzonspor bebelerin ninnisi, ninelerin türküsü, yaşlılarımızın öyküsü, gençlerimizin tutkusudur.” türküsünü çağıran da…

Sürekli okuyan, araştıran, Karadeniz’in hırçın dalgaları gibi zaman zaman köpüren Sümer, nihayet etten, kemikten bir insandır ve duygusallığı tabii olarak içinde barındırır.

Özdemir Asaf’ın aynen kendini tarif eden şu dizeleri ağzından eksik olmaz:

“Dün sabaha karşı kendimle konuştum.

Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.

Yokuşun başında bir düşman vardı.

Onu vurmaya gittim, kendimle vuruştum.”

Ölünceye kadar Trabzonspor’u kendine dert edinmiştir. Dedik ya, ailesini bile bu kadar düşünmemiştir! Muhterem eşi Kamer HanımÖzkan Bey, futbolla yatar onunla kalkardı ama eve asla iş getirmezdi. Enteresan olanı evimizde futbolun konuşulduğu zamanlar bile çok nadirdir. Hatta maçlara bile gitmezdik. Yemeğine, içmesine çok dikkat ederdi. Önceleri içki, sigara kullanırdı ama sonraları hepsinden vazgeçmişti. İradesi çok güçlü idi. Bir şeyi yapmayı kafasına koydu mu onu mutlaka yapardı. Mesela patlıcanı ağzına koymazdı. Ama bahçede yetiştirir ve dostlarına dağıtırdı.” der.

Futbola o kadar odaklanmıştı ki Trabzonspor’un önemli bir maçı öncesi yapılan taktik çalışmanın ortasında kendisine acil bir haber gelir: Kızlarından biri balkondan düşmüş ve yaralanmıştır. Sümer, idman boyunca oralı olmaz. Ne zaman ki idman biter, hemen hastaneye koşar. Bunu “ İş ahlakı” olarak nitelerdi.

Başarı ve başarısızlık çoklarına göre görecelidir. Ama o cesurdu, risk almayı severdi. “Risk yoksa zafer de yoktur” düsturunu benimsemişti. Karanlık dehlizlerden, apaydınlık dünyaya çıkmıştı. Özellikle gençlerden umudunu hiç kesmemiştir. Çünkü umut yoksa, gelecek de yoktur!

Ölünceye kadar yanından hiç ayrılmayan kadim dostu, eski yönetici, iş insanı sevgili İsmail Yavuz’a “ Bu kanser değil ama, bu Trabzonspor beni öldürecek” diyecek kadar da kendi ile barışıktır.

Son dönemler Trabzonspor adına biraz kaygılı olan SümerTrabzonspor’u hiç yaşamamış insanlara biz Trabzonspor’u yaşatma görevi verdik” diyerek öz eleştiri yapar. Her zaman bilimden, bilgiden yana olan SümerBilgi küçükse yanlışlar büyük olur” tezini savunur. Futbolculara sürekli kitap okumalarını tavsiye eder, hatta bunun için onları zorlardı. Eski, yeni basılan ne kadar bilimsel, güncel kitap varsa okur, kütüphanesi ve masasının üzeri sürekli kitaplarla dolup taşardı. Bunları okur, not alır, çizer, aralarına işaret koyar ve zamanla da seminerlerde, çalışmalarından kullanırdı. “ Kötü kitap yoktur. Tümünden mutlaka faydalı bir şeyler çıkarmak mümkündür.” tezi de onundur.

Bu koca yürekli adam artık aramızda yok. Her insan gibi mukadder sona yürüdü. Arkasında büyük izler bırakarak... Eşi Kamer Hanım, kızları Cansev, Alev ve Elif’e tekrar başsağlığı diliyorum. Sümer’le ilgili ne varsa ona adanmış 2018 Kıyı Yayınları basımı 466 sayfalık “Kendini Arayan adam: Özkan Sümer” adlı kitabım, Trabzonspor Clup’larda satılmaktadır. Geliri de tamamen Trabzonspor Kulübü’ne aittir. Onunla ilgili her şeyi, ama her şeyi bu kitapta bulabilirsiniz.

Sümer’e, Yavuz Turgul’un Av Mevsimi filminin final sahnesinde okunan ( hiçbir yerde yazmadığı için tahminen filmin müziklerini icra eden Tamer Ciray, ya da Yavuz Turgul’a ait olduğunu sandığım) “ Söz Bitti” şiiri ile veda ediyorum. Hoşçakal “Kendini Arayan Adam.” Umarım gittiğin yerde aradığını bulmuşsundur:

“Söz bitti, şarkılar bitti

Ne güz kaldı, ne bahar

Güneş doğmayacak artık üstümüze

Yıldızlar göz kırpmayacak

Rüzgar esmeyecek

Kar yağmayacak

Denizin kokusunu duymayacağız

Yağmur tenimize değmeyecek

Ne güvercin taklası

Ne zeytin tanesi

Ne incirin tadı

Ne karanfilin kırmızısı

İyilik de bitti, kötülük de

Aşk da bitti, nefret de

Ne güzellik, kaldı ne çirkinlik

Eza da bitti, cefa da

Yaramız artık kanamıyor

Ciğerimiz dağlanmıyor

Biz beyazlara büründük

Biz gölgesiz kaldık…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasa dışı, tehdit ve rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, ahlâka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü malî, hukukî, cezaî, idarî sorumluluk içeriği gönderen üye/üyelere aittir.