CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘devlet kurumlarında başörtüsü takabilmeyi güvence altına alacak için yasa teklifi önerisi’ beni yıllar öncesine taşıdı.

günebakış Gazetesi’nde yazdığım yazılarda başörtüsü yasağına karşı çıkarken, her alanda kılık-kıyafet özgürlüğünü savunmuştum.

Başörtüsünü savunanlar içerisinde ‘dini kurallara dayalı bir rejim kurmak’ iddiası olanların da bulunduğunu zaman zaman yaptıkları açıklamalardan duyarken Türkiye Cumhuriyeti’nin evrensel ilkelere bağlı bir anayasayla yönetilmesi gerektiğini vurgulamış dinsel ve etnik farklılıkları güvence alan, insan emeğinin en yüce değer olarak korunacağı demokratikleşmeden yana olduğumu da vurgulamıştım.

AKP’nin iktidar olmasında başörtüsü yasağının etkili olduğunu CHP de görmüş olacak ki yönetmelikle kaldırılan bu yasağın bir yasa ile güvence altına alınmasını ve böylece başörtüsü kozunu AKP’nin elinden almayı hedefliyor.

CHP doğru bir noktaya gelmiş gibi görünse de ‘günümüzde kadına şiddetin yaygınlaştığı, kadın cinayetlerinin arttığı, İran’da bir tutam saçı görünen kadının başına gelenler’ dikkate alındığında başörtüsünü de aşan devasa sorunlarla karşı karşıya olduğumuz ortada.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sadece din işleriyle değil, ekonomik konular başta olmak üzere her alanda görüşüne başvurulması, görüş bildirmesi ‘dini kurallara dayalı bir rejimin oluşturulmasına giden yolun döşenmesi’ çabaları olarak dikkat çekiyor. Dolayısıyla CHP’nin de bu değirmene su taşıdığı iddiaları kamuoyunda sıkça gündem oluyor.

CHP’nin bu anlayışta bir parti olmadığı kesin. Ancak yönetmelikle fiilen ortadan kaldırılmış bir yasağın yasal güvence ile teminat altına alınmasını istemekle, yaklaşan seçimlere yönelik bir adım atıyor.

Tartışma, Laiklik ilkesi boyutunda sürdürülüyor. Cumhuriyet’in 80 yılı boyunca Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din işlerini yönettiği hepimizin malumu. Son 20 yılda da bu yönetme işine AKP’nin yaptığı katkılar, geçmişte olmayan Laiklik anlayışını daha da derinleştirdi. Dolayısıyla olmayan bir Laiklik anlayışına karşı yine olmayan Laiklik anlayışı arasında tercihe zorlanıyoruz.

Devletin tamamen din işlerinden elini-ayağını çektiği, vatandaşların inançlarından kaynaklanan davranışların güvence altına alındığı gerçekten Laik bir düzenin sağlanması gerektiğini düşünüyorum.

Sadece Laikliğin sağlanması demokratikleşme için yeterli midir? Etkin farklılıkların, kadın haklarının, ekolojik dengenin ve insan emeğinin güvence altında alınmayacağı bir Laikliğinde toplumsal sorunları çözemeyeceği ortada.

İran’daki Laik ‘Şah döneminin’ ardından ‘Humeyni döneminde’ başlayan uygulamalar bu çelişkinin baş fotoğrafı olarak hayalimizde duruyor.

Emperyalist-kapitalist sistem etnik ve dinsel açıdan kitleselleşen hareketleri, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirerek, amaçlarını gerçekleştirmeyi sonuç alıcı yol alarak değerlendiriyor.

Neo-Liberalizm denen küreselleşme savunucularının ‘çağımızı etnik ve dinsel mücadeleler çağı’ olarak tanımlaması ve ‘sınıf mücadelesini’ değersizleşme çabaları, hem milli devletlerde hem de sol ideoloji de kafa karıştırma konusunda kısmen başarılı oluyor.

İslam inancı içerisinde ‘inancın devlet haline gelmesine’ yönelik itirazlar yükselse de ‘dünya malının tümüne tamah edenler’ inançlarını iktidara taşıyarak malı götürmeyi tercih ediyorlar.

Üretmeden zengin olma iddiası, çalışarak yaşamak isteyenlerin iddiasına ağır basıyor. Bu iddianın inançlar üzerinden devlet haline gelmesi ile birlikte, geriye toplumda yükselen itirazları ortadan kaldırmak kalıyor.

21. yüzyılda ülkemiz halen daha bu tartışma düzleminde bulunurken üzerinde, geleceğe umutla bakmak hiç de kolay değil.

Ancak ümidi var insanlığın ümitsiz yaşanmıyor.