"Hastanedeki an acı şey Gölbaşı'ndan gelen özel harekatçılardı"

15 Temmuz gecesi bir darbe girişimi yaşandığından ilk nasıl haberdar oldunuz?

Fatma EROL: Küçük oğlumun düğün hazırlıkları vardı. O gün alışverişten gelmiştik. Saat gece 22.00 sularıydı. Çocuklar sosyal medyada görmüşler. İstanbul’da Boğaz Köprüsü’nün geçişe kapatıldığını söylediler. Daha sonra köprünün kapandığı haberi televizyon kanallarına yansımaya başladı. Sosyal medyada izliyoruz, asker köprüde ve insanlar askere soruyor. “Ne oldu?” diye. Asker, “Asker yönetime el koydu. Evlerinize gidin.” cevabını veriyor. Eşim de o sırada balkondaydı. Gittim eşime darbe olduğunu söyledim. “Yok canım, onu nerden çıkardın?” dedi. Tabii saatler biraz daha ilerleyince durumun ciddiyeti ortaya çıktı. İlk açıklamayı dönemin Başbakanı Binali Yıldırım yaptı. “Bu bir kalkışmadır.” dedi. Eşimle biz “Ne yapabiliriz?” diyerekten o an bir panik yaşadık. Eşimin arabada sigarası vardı, hem onu almak hem de etrafta ne olup, bittiğini öğrenmek için aşağıya indi. O arada Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, CNN Türk’ün canlı yayınına bağlanarak, vatandaşları meydanlara davet etti. Eşim kapıya gelince “Hadi gidiyoruz.” dedim. Eşim acele etmememi, gideceğimizi söyledi. Ben “Hadi hadi!” diye üsteleyince “Tamam.” dedi. Gittim, hemen abdest aldım. Başımı bağladım. Pantolonumun cebine kimliğimi koyup, hemen çıktım. Merdivenlerden inerken inanın korkuyorum ama “korkuyu bastırmak” diye bir tabir var. Ben ilk defa onu yaşadım. Dursam, gidemezdim. O yüzden koşar adımlarla indim. O zamanlar Ümitköy’de oturuyorum. Komşularımdan biri beni durdurdu. “Fatma Hanım nereye gidiyorsunuz, markete mi gidiyorsunuz?” dedi. “Ne marketi, biz meydana çıkıyoruz.” dedim ve arabaya bindim. Yolda giderken dualarımı okudum. Sonra eşime “Kızılay’a gidelim.” dedim. Bir darbe girişiminin olduğunu öğrendiniz ve meydanlara gitmek üzere yola çıktınız. O andan sonra neler yaşadınız?

Fatma EROL: Beştepe’nin orada Genelkurmay Kavşağı var. Oraya gidelim, millet varsa bizde katılırız dedik. Tam Jandarma Kavşağı’na geldik, askerler yolu kesmiş. Bize “Yol kapalı. Geri dönün.” dediler. Arabayı biraz geriye park ettik ve indik. Biz ilk gidenlerdeniz. Bizden başka sadece bir araç vardı. Sonra birkaç araba daha geldi. Askerler “Evinize dönün!” diye sürekli uyarıyor. O sıra kalabalıklaşmaya başladık. Askerlerin yanına gittim. Haberlerde Genelkurmay Başkanı’nın darbecilerin elinde olduğunu duymuştum. Askerlere dedim ki: “Bakın siz kimin emriyle buraya geldiğinizi bilmiyorsunuz. Genelkurmay Başkanı içeride tutsak, sizin başınız kim?” Karşınızdaki asker size bakıyor ama robotlaşmış bir gözle bakıyor... Külliye’nin orada, araçların yanında takım elbiseli insanlar vardı. Sonra helikopterler gelmeye başladı. Başımızın üzerinden geçip, Külliye’yi bombalıyorlar. Ben “Külliye’yi yıkacaklar.” dedim. O kimdi bilmiyorum, belki bir gün karşılarız. Arkamdan bir ses “Olsun bacım, yeniden yaparız.” dedi… Ben şaşkın bir vaziyette olanlara bakıyorum. Ama artık ne korku ne başka bir şey hiçbir şey hissetmiyorum. O sırada eşim tankların geri çekildiğini, helikopterlerin üzerimize doğru yöneldiğini görüyor. Siz nasıl yaralandınız?

Fatma EROL: Bir anda bombardıman başladı. Bir gözümü açtım. Üzerimde o kadar ağırlık var o kadar ağırlık var ki anlatamam. 96 senesinde Hac’da bir tünel faciası olmuş, dayım insanların altında ezilmişti. Ben kendi kendime “herhalde ben insanların altında kaldım” diyorum. Kendime geldim, bir baktım üzerimde tank. Sırtım kaldırımda, bacağım açık ve tankın tekeri karnımın üzerinde… Aynı tankın diğer tekerinin altında da eşimin bacağı kalmış. Yan tarafıma baktım. Bir bey, kafasından kanlar akıyor. Ona diyorum ki: “Beni buradan çıkar”… Sonra eşim bana dedi ki: “Fatma, o adam kendinde değil, seni duyamaz.” Tabii bu arada eşim feryat ediyor, teker karnımda olduğu için benim sesim çıkmıyor. Bağıramıyorum. Eşim, “Geri çekin… geri çekin …” diye bağırıyor. Hatta sosyal medyada videosu var. Bütün haber kanallarında “Tankın altında ölüm kalım mücadelesi” diye çıktı.

İnsanların hepsi tanka vurup, bağırıyorlar. Altında insanların kaldığını söylüyorlar. Ben ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama “ölüyorum” dedim. Eşimle helalleştik. “Hakkını helâl et” dedim. O sırada tankı çektiler. Beni sürükleyerek kaldırıma çıkardılar. Ben halen kalçamın, bacaklarımın kırıldığını bilmiyorum. Eşimi de çıkardılar. Bir kadın gördüm. Tanka doğru dönmüş, beddua ediyordu. Eşinin orada başı kopmuş. Biri geldi yanıma, “Hadi bacım seni de araca atalım.” dedi. Ben de “Benim eşim de burada. Onu da getirin. Birbirimizi kaybedersek bir daha bulamayız.” dedim. Beni aracın arka koltuğuna aldılar. Eşimi yan tarafa koydular. Tam ayağımın dibine de birini koydular. Onun bacakları kopmuştu.

Hastane ve tedavi sürecini anlatır mısınız?

Fatma EROL: Bizi önce Gazi Hastanesine götürmek istediler. Askerler yolu açmadı. Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesine gidene kadar da 3 saat geçti. Hastane o kadar kalabalıktı ki ana, baba günüydü. Haberi alan çocuklarım da geldi. İç kanama geçirdim. 4 gün yoğun bakımda kaldım. Leğen kemiklerim ayrılmış. 

Eşimin dizkapağı parçalanmış, oraya platinler koyuldu… Hastanedeki en acı şey Gölbaşı’ndan gelen Özel Harekâtçılardı. Acile getirdiler. Onların ölüm anları, yanmışlar yavrularım. Gencecik çocuklar. Sırtüstü yoğun bakımdayım. Onların seslerini duyuyorum. Fevzi diye genç bir polis vardı. Doktorların sesi geliyor: “Hadi Fevzi, hadi Fevzi, dön Fevzi…” çok uğraştılar. Orada konuşulanlara şahit oluyorsun. “Oraya bomba attılar. Şurayı bombaladılar!” diyorlardı. Ben de “inşallah başaramazlar” diye hep dua ettim. Tedavi sürecim uzun sürdü. 6 ay yatalak yattım. Hiç kalkamadım. Bakıcı tutuldu. Önce oturmayı sonra yürümeyi öğrendim. Bu dönem yüreğim çok yara aldı. Çok üzüldüm. Çocuğumun askerlikten kalma kıyafetleri duruyordu. Onları attım. O ara görmeye tahammül edemiyordum. Sonra sonra atlattık. Allah bir daha göstermesin. Yanı başında insanların yaralanması, ölmesi, hastanedeki konuşmalar, hele Gölbaşında Özel Harekâtçı 51 polisi yakmaları… Anma törenlerinde o gençlerin annelerini, eşlerini, çocuklarını görmek, bitmeyen bir acı…

Bu FETÖ’nün sempatizanı tanıdığımız insanlar vardı. Dershanelerine gidenler olmuştur. Komşumuz olmuştur. Ama bu kadar gaddar bu kadar acımasız olabileceklerini düşünmedim. İnsanları görerek, üzerine bomba atmak… O gece, Genelkurmay Başkanlığının oradaki üstgeçitteyiz. Yollar kapandığı için, geçidin altından Sincan tarafından, insanlar yürüyerek geliyordu. Ben hatta döndüm askerlere dedim ki: “Bakın, insanlar akın akın geliyor. Burada durabilecek misiniz?” Bir avuç insanı yukarıdan bombalıyorlardı. İnsanın aklı, havsalası alacak gibi değildi. Geçmişte darbeler yaşanmış ama halk sokağa çıkmamış. 15 Temmuz gecesi insanları meydanlara çıkaran ne oldu? Fatma EROL: En önemli sebeplerden bir tanesi bu darbenin erken saate alınmasıdır. Diğer darbeler gibi geç bir saatte olsaydı kimsenin haberi olmayacaktı. İkincisi şimdiye kadar ilk kez bir lider çıkıp, halkını meydanlara çağırdı. Irak, Suriye, Libya, Mısır bunları görüyoruz. Allah kimseyi vatansız bırakmasın. Diyelim ki başarılı oldular. Biz ne yapacaktık? Nereye gidecektik? Şimdi diyoruz ki; bunlar satılmış, Amerikan’ın kuklası, İsrail’in ajanı…

Ama ne oldukları halen belli değil. Başımıza ne gelecekti? Ne olacaktı? Bilmiyoruz. PKK belası zaten var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın halkı sokağa çağırması olağanüstüydü. Bunu o an nasıl düşündü? Kaç kişi halkı sokağa çağırırdı? Bilmiyorum... Ben yıllarca terzilik yaptım. Bir müşterim vardı. Başıma gelenleri duymuş. Çok da ürkek bir kadındı. Aradı beni, “Fatma Hanım biz o seslerin korkusundan kızımla yatağın altına girdik. Sen nasıl çıktın?” dedi. Belki de o korkuyu bastırmak, mizaç, yaratılış… Ama Allah’a çok şükür ki o gece insanlar iyi ki çıkmış… İnsanlar bir olay olduğunda ilk gördüğünü unutmazmış derler ya hani. Ben o gece askeri araçlara bakıyorum. Bir tanesinin içi açıldı. İçerisinde sivil kıyafetler vardı. Ya bunlar sivil kıyafetle geldiler araç içerisinde giyindiler ya da bir terslik olursa “Bunları giyer, halkın arasına karışırız.” dediler. O gece bir sürü olay yaşadınız. Ölümden döndünüz. Ne düşündünüz?

Fatma EROL: O gece hastanedeyiz. Büyük oğlum başucumda… Ben sürekli soruyorum: “Ne oldu? Ne yaptılar? Darbe oldu mu?” Oğlum uçakların tek tek indirildiğini söyledi. Hastanedesin ama hep ne olup bittiğini düşünüyorsun. Kendini düşünmüyorsun. Yoğun bakımdasın, gelen insanların seslerini duyuyorsun… Bazı doktorlara ulaşamıyorlar. Mesela, doktorların telefonları kapatma lüksü yokmuş. Bazı özverili doktorlarımız şehrin bir ucundan hastanelere geldi. Ama bazı doktorlara hiç ulaşılamadı. İnanın o an kendinizi hastanede bile güvende hissedemiyorsunuz... Sonradan çok üzücü şeyler duyduk. Tiyatro diyenler oldu. Sonra düşündüm. Kurtuluş Savaşına da eminim herkes katılmamıştı. Mesela Kurtuluş Savaşı’nda zenginlerin, parası pulu olanların hikâyesini hiç duymadık. İşte bombaya battaniyesini örteni duyuyoruz. Üç beş kuruşla askerlere yemek hazırlayanı duyuyoruz… O gece sokağın nabzı nasıldı? Sizin gözlemleriniz ne oldu?

Fatma EROL: O gece sokağa çıktığımda, dışarıdaki araçları gördüğümde, içimden diyorum ki: “İnşallah herkes protesto için çıkmıştır. Meydanlara gitmek için çıkmıştır.” Sonra bir bakıyorsunuz bankamatik kuyruklarını görüyorsunuz. Marketlere giden insanları görüyorsunuz. Ben halen anlamış değilim, o geç saatlerde marketler neden açıktı! Bunları görünce tabii üzülüyorsunuz. Birlik olamadığınıza üzülüyorsunuz. Ama Allah’a çok şükür gelenler de vardı… O gece sokağa çıktığımızda, cebimizde taş bile yoktu. Yani ne olacak, karşındaki senin askerin diyorsun… 15 Temmuz gecesi askeri ikna etmek için çok uğraştım. Mahkemede de bunları anlattım. Fakat hepsi bildiğin birer robottu. Erleri bilmiyorum ama sanki diğerleri hep haberliydi… Yaşadığım bir olayı anlatayım. Geçmişte Kuran öğrenebilmek için kursa gitmiştim. O zamanlar da bunların dershaneleri var.

Hükümetle de ilk çatışmaya başladığı dönemler. Orada Kuran hocamız vardı. Tam 17-25 Aralık sürecinden 1 hafta önceydi. Hocamız sürekli bu konuları konuşuyor. Ben de biraz ayak sürttüm. “Hocam bu kavganın sonu ne olacak?” dedim. Dedi ki: “Başbakan susmayı bilecek.” Ben şok oldum. Dedim ki: “O seçilmiş bir lider. Öbürü en nihayetinde bir hoca, niye Başbakan susacakmış?”… “Siz bir hoca gözüyle bakamazsınız.” dedi. Ne istediklerini sordum. Sonuçta dinine bağlı insanlar ya güya, okullarda Kuran derslerinin konulduğunu, başörtüsünün serbest bırakıldığını söyledim ki bunların Fatih Hastaneleri vardı. Başörtü serbest bırakıldıktan sonra, tam tersi bu çalışanlarının hepsinin başı açıldı. “Derdiniz nedir?” dedim. “Benim eşim gibilerinin imzası olmasaydı Başbakan bunları yapamazdı.” dedi. O zaman öğrendim ki eşi Yargıtay’da hâkimmiş, bütün bilgilerde bunlara o şekilde geliyormuş. 17-25 Aralık süreci olduktan sonra bunların her şeyden bilgisi var dedim. Bu iş hiçbir zaman basit bir iş olmadı. Eğitimli insanların yıllarca beyinlerini yıkayarak kendilerine bir ordu oluşturduklarını anladım. Yargıda, askeriyede, emniyette, eğitimde her yerde… Düşünebiliyor musunuz, sınavlarda soru çalmayı kendilerine hak olarak görebiliyorlar. E bu da bize neyi gösterdi? Demek ki hacı, hoca demeyeceksiniz. Gözünüz hep açık olacak. Evirdiler, çevirdiler hep kendi istedikleri gibi anlattılar. Çocuklarımızı da onlara kendi ellerimizle emanet ettik. Darbe girişimi o gece başarılı olsaydı. Ertesi günü halk sizce susacak mıydı?

Fatma EROL: Amaçları ülkede belki de iç karışıklık çıkarmaktı. Suriye’de yaşananlar gibi. Mesela tanıdığımız bir ailenin asker olan oğlu içeri alındı. Aile şimdi diyor ki: “Ne yapmış, o gece çocuk bir şey yapmamış ki!” Ne olduğunu sordum. O gece görev başındaymış. Odasının kapısını kilitlemiş, dışarı hiç çıkmamış. Tabii bu ailenin anlattığı… İyide devlet ona, “Bu bir kalkışma, darbecilere diren.” diyor. O zaman tarafını seçecekti. Devlet ona o odayı kitle diye mi maaş vermiş, görev vermiş… Allah bir daha öyle bir gece yaşatmasın. Ben hastaneye kaldırıldıktan sonra günlerce kendime gelemedim. Sürekli sayıkladığımı, askerlerden korktuğumu söylediler… O geceyi çok fazla konuşmuyorum. Nasıl ki sizin Trabzon’dan gelip benimle röportaj yapmanız nasipse benim de o gece merdivenlerden hızlıca inip, sokağa çıkmam, gazi olmam, Allah’ın bir lütfuydu. O gece düşünsem belki korkudan çıkamayacaktım. Düşünün, normalde yabancı biri kapınızı çaldığında bile kapıyı tedirgin açarsınız. Ama o gece, o karmaşanın üzerine gidiyorsunuz.

Size göre 15 Temmuz gecesinin simgesi neydi? Fatma EROL: Bana göre 15 Temmuz gecesinin yegâne simgesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı. Onun yaptığını kaç kişi yapardı, bilemiyorum… Ben o geceden sonra inanın bayrağa farklı bakıyorum. Toprağa farklı basıyorum. Çok çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Şu an Suriye’de Türklere nasıl bakılıyor, biliyoruz. Almanya’da Türklere nasıl bakıldığını da biliyorduk. Allah kimseyi vatansız bırakmasın. 15 Temmuz’dan önce bayrağımız bana normal bir bayrak gelirdi. Fakat şimdi öyle değil. O günden sonra vatan şuurum gelişti. Allah’a şükür bir vatanım var. Ben bu vatan için ölürüm. Çocuğum çoluğum vatansız kalmasın. Çevremizde görüyoruz, bizi vatansız bırakmak için uğraşıyorlar…

Ben 15 Temmuz gecesine ait görüntüleri izlemiyorum. Korktuğum falan için de değil, yaptıklarını hazmedemiyorum. Önceden güven duygum daha çoktu şimdi daha az. Biliyorsunuz bu ara kuzey sınırımızda bir harekât var. Ben Kıbrıs Harekâtı’nda çocuktum. O zamanlar akşam olunca ışıkları kapatırdık. Yapılan Kıbrıs Harekâtı’ndan dolayı Yunanistan’ın gelip, bizi bombalayacağı endişesi vardı. Şimdi Kıbrıs Cumhurbaşkanının açıklamasını duyuyoruz. İnanamıyorsun… Bugün şunu fark ediyorum. Biz yetişkinler çocuklarımıza vatan şuurunu sanki çok işleyememişiz. Şimdi diyorlar ki: “Savaş olmasın. Kan akmasın.” O zaman Kurtuluş Savaşı’nda da mücadele vermeseydik… Bazıları diyor ya: “O gece çıktınız. Şuranıza şu oldu. Buranıza bu oldu.” Yahu insanlar ne için yaşar? Bir amaç için yaşar. Vatan için yaşar. Ben Kurtuluş Savaşı’nın da yıllar sonra idrak edildiğine inanıyorum. 15 Temmuz gecesi çok önemli bir geceydi. Yıllar sonra anlaşılacak…

FETÖ’cüler gerçekten korkunç bir ordu yarattı. Bunun etkileri de uzun yıllar sürecek. O işten atılanlar… Bunların çocukları da şimdi iyice bilendi. Son olarak neler söylemek istersiniz?

Fatma EROL: Allah nasip etti ve o gece tankı üzerimizden çektiler. Çekmeseler ölecektik. O geceden sonra uzun bir süre yatalak yattım. Tuvalete çıkamadım. Ayrılan leğen kemiklerimin bir kısmı henüz kavuşmadı. Bir gün ölüp gideceğiz. Her zaman Allah hayırlı bir ölüm nasip etsin diyoruz… O zamanlar evimiz 5. kattaydı. Tedaviye giderken beni sedyelerle götürüp, getiriyorlardı. Asansör yoktu. Her şey çok zordu. Sonra evimizi sattık. Kredi çektik. Asansörlü bir daire aldık. Bende eşimde o gece gazi olduk. Aynı tankın altında kaldık. Biz gazilere ya da çocuklarımıza işe girme hakkı tanındı. Ben istemedim. Benim çocuklarım zaten çalışıyordu. Hiçbir şey istemedik. Hiçbir yere başvuru yapmadık. Allah’a çok şükür yiyecek ekmeğimiz var.

Eşim çalışıyor… O gece hiç unutmuyorum. Eşime, “Hadi çıkıyoruz” dediğimde, “Devletin askeri, polisi var. Bastırırlar.” demişti. Dedim ki: “Cumhurbaşkanımız onlardan medet bulsa bizi sokağa çağırır mı? Demek ki sadece biz yanındayız.” Bu memlekette Erdoğan sevgisi de nefreti de gerçekten çok güçlü. Ben o gece Erdoğan’ın çağrısı üzerine çıktım ama memleket için çıktım. Başından beri üç aşağı beş yukarı süreci hepimiz biliyoruz. Nasıl uğraşıldığını, Necmettin Erbakan’ın başına neler geldiğini biliyoruz. Cumhurbaşkanının çağrısı bir dönüm noktası olmuştur… Son olarak “her zaman sorgulamalıyız” diyorum. Bir hoca çıkıp, bir şey söylüyorsa sorgusuz, sualsiz itaat yok. Biz sorgulamalıyız.