"O gece korkudan arındığımz bir geceydi"

15 Temmuz günü ve gecesinde neler yaşadınız? Darbe girişimini nereden duydunuz ve akabinde neler oldu? Emin YAZICI: Güne her zamanki gibi başladım. Herhangi bir farklılık hissetmedim gün içerisinde. İşime gittim, akşam evime geldim. Ailecek akşam yemeğini yedikten sonra yatsı ezanı okunmak üzereydi. O sırada televizyon açıktı, darbe olduğuna dair haberler çıkmaya başladı. Ben 6 -7 yaşlarında iken 1980 Askeri Darbesi oldu, zar zor hatırlıyorum. O dönemde ağabeyim jandarma olarak askerde görev yapıyordu. Darbe çok uzak bir ihtimal olarak göründü bana. Kim, nasıl yapabilir sorularıyla boğuşuyordum. Öyle bir aktivite, öyle bir pozisyon, darbe olmasını gerektirecek öyle bir durum göremiyordum. Kenan Evren darbeyi, devletin yeterince görevini yapamadığı düşüncesiyle yaptı. Fakat 2016’da kaos ortamı da devletin görevini yapmadığı yönünde bir ihtimal de yoktu. Ben kendimce refah ve huzurun hakim olduğunu düşünüyordum. Telefondan mesaj gelmeye başlayınca ben dedikodudur, asılsızdır diye düşündüm. İlk Binali Yıldırım, “Bu bir kalkışmadır, gereken yapılacak.” yönünde açıklama yaptı. Daha sonra Cumhurbaşkanımızın ortada olmadığına, onu vuracaklarına, kaçıracaklarına dair bir ton haber dolaşmaya başladı. Yatsı namazını kıldım, birkaç arkadaşla mesajlaşıp arabaya atlayıp çıktım evden. Evden 300 metre uzaklaştıktan sonra ağabeyimi aradım.

O sırada da kendisi bel fıtığı hastalığı ile uğraşıyordu. Ona durumu anlattım ve “Gelmek ister misin?” diye sordum. “Evet, gel beni al.” dedi. Geri dönüp ağabeyimi ve iki tane de yeğenim var -o zaman 17-18 yaşlarında delikanlı çocuklar- onları da alıp çıktık. Tabii o an biz adam dövmeye, adam öldürmeye gitmiyoruz, açıkçası nereye ve niye gittiğimizi de bilmiyoruz. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne gittik. Köprüye 1 km kala toprak olan yere geldiğimizde insan seli vardı. İğne atsan yere düşmez misali bir kalabalıkla karşılaştık. Zaten orada halk çok kalabalık şekilde köprüye gidince askerler pek bir şey yapamadı ve tanklar alındı hemen. Vatandaşların köprüyü kurtarması 30-45 dakika bile sürmedi. Düşünün ki vatandaşın biri yanında elektrikli demir kesme makinesi getirmiş. Ola ki tankın kapağı açılmaz tankın kapağını o şekilde açmak için makine getirmiş. Sen bunu ne ara düşündün o kabloyu ne ara çektin insan hayret ediyor. Mesela o anda adam atletini çıkarıp tankın egzozuna tıkıyor ki motor hava almayıp istop etsin. Yani bu gibi durumlarda böyle olağanüstü, pratik zekâlar da var. Tabii bunu kendinden bilmemek gerekiyor. Çünkü onu sana bahşeden Mevla’mdır. Ben abdestimi alıp çıkmadım mesela Mevla’m beni oraya çıkardı. Ama abdestsiz çıkan da vardı, sarhoşu da vardı. Mevla’m onları da oraya yürüttü. Mesela bir gazi vardı bali tarzı bir şey çekip köprüye gitmiş. Ve adam, ‘’Benimle alakalı bir şey değildi. O an içimi bir ateş bastı, bir sevgi hoşluk geldi acayip bir adam oldum ve o an ki duygu ve psikolojimin benimle hiç alakası yoktu.’’ dedi. Adam sonrasında tövbe edip namaza başladı. Bu Allah’ın bir lütfudur. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü teslim aldıktan sonra size Çengelköy’de çatışma olduğu mesajı geldi.

Sonrasında neler yaşandı?

Emin YAZICI: Evet köprüyü teslim aldıktan sonra telefonuma, Çengelköy’de çatışma olduğu mesajı geldi. Burası tamamdır deyip, oraya gitme kararı aldık. Saat gece 1 gibiydi. Araba yok, yollar tıkalı, her yer kapalı. Baktım bir tane çift kabin bir kamyonet geldi. Şoförüne, ‘’Köprü teslim alındı her şey tamam, Çengelköy’de çatışma var. Bizi oraya götürü müsün?’’ diye sordum. “Tamam.” dedi ve adamın arabasına binip Çengelköy’e varmadan inip sahile yürüdük. Millet yavaş yavaş Çengelköy’e doğru gitmeye başlamıştı. Biz 4 kişiydik ve elimizde de 5-6 metre büyüklüğünde bir bayrak vardı. Biz önde arkada iki yeğenim bayrağı gerip sahilden yürümeye başladık. Benim kanaatime göre Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri de köprüdeydiler. Sonra halk köprüyü ele geçirince aşağı inmeye başladılar. Çünkü ben onları gördüğümde bunlar çocuk bunların burada ne işi var, dedim. Hepsi 15-16 yaşlarındaki öğrencilerdi aralarında 18 yaşında öğrenci olduğunu bile zannetmiyorum. Onların da komutanları yanında Kuleli’ye doğru yürüyoruz. Tekbirler eşliğinde epey yürüdük. Metre başı halk artmaya başlıyordu. Yolda bizi gören koşup geliyordu. 4 kişiyle açtığımız bayrak yüzlerce kişiyi bulmuştu. Muazzam bir kalabalık toplanmıştı. Çengelköy’e gitmek için yola çıktık ve Kuleli Askeri Lisesine vardık. Beykoz tarafında ışıklar vardı. Işıkların önünde yaklaşık 40-50 tane asker bekliyordu. İçlerinde astsubay olduğunu tahmin ettiğim kişi ‘Durun.’ dedi. Ben de öndeyim tabii, “Ya ne durması, devam!” deyip ilerlemeye başladım. Sonra yanıma sivil kel bir adam geldi. Darbeci olduğu belliydi. Bana polis olduğunu ve neden halkı galeyana sürüklediğimi sordu. Askerlerin silah doğrulttuğunu halka ateş edeceklerini söyledi. Ben de ona, “Biz buraya keyfimize gelmedik, vurulacaksak vuruluruz.” dedim. O sırada askeri öğrenciler kapıdan içeri girdiler. Sonra oradaki komutan geldi yanımıza, “Sen kim oluyorsun da halkı galeyana getiriyorsun!” tarzında bağırmaya, laf dalaşına başladı. Ben de ona, “Sen kimsin!” diye bağırmaya başladım. Tabii ben o zaman rütbelerini göremediğim için komutanları olduğunu bilmiyordum sonradan mahkemelere çıktığı zaman öğrendim. Bu süreçte biz o komutanla epey sürtüştük. “Vururum sizi!” deyince biz ihtimal vermedik tabii. O sırada askerlerle aramızda 25 metre bir mesafe vardı. Askerlerin yanına gidip, ‘’ateş serbest” emri verdi. Kimi askerler havaya ateş etti, kimi de üzerimize doğru ateş etti. Ateş edildikten sonra bağırış, çağırışlar havada uçuşuyordu. Ben de o sırada öndeyim, biri siper almam için çöp bidonunu getirdi önüme koydu. Ben de çöp bidonunu ittim, “Ölen ölecek zaten siper almaya gerek yok.” dedim. Yeğenim geldi sarıldı bana. ‘’Amca vurulacaksın, gitme, 3 tane çocuğun var onlara kim bakacak.‘’ tarzında beni ikna etmek için bir şeyler söyledi. Askerler ateş etmeye devam ediyordu, millet sağa sola koşturmaya başladı. Yeğenim yanıma gelip vurulduğumu ve bacağımdan kan aktığını söyledi. Vurulduğumun bile farkında değildim. Askerlerle göz göze geldiğiniz zaman sözlü tartışmaya girdiniz. Size doğru hedef gözetmeksizin ateş ettiklerini söylediniz.

Askerlerle sonrasında neler yaşadınız?

Emin YAZICI: Komutan, sözlü münakaşadan sonra askerlere ateş emri verdi. Dediğim gibi kimi askerler havaya ateş ederken kimileri halka ateş ettiler. Ben askerlik yaptım ve hangi şartlarda ateş edilir, ne şekilde edilir hepsini biliyorum. Müşteki olarak katıldığım mahkemelerde kimi askerler emir aldıkları için ateş etmek zorunda kaldıklarını söylediler. Ateş etmek zorunda kaldıkları halkın elinde de sadece Türk bayrağı var! Ne taş, ne sopa, ne de silah var. Kaldı ki ateş etmelerini gerektirecek bir çatışmaya da girmemiş sivil bir halk vardı.

Duruşmalardaki ortamdan bahseder misiniz?

Emin YAZICI: Mahkemelere müşteki olarak katıldım. O gece bana doğrudan ateş eden komutan savunmasında haberi olmadığını söyledi. Üzerinde 3 tane telefon tespit edilmiş, komutan olmuş ama haberi yokmuş. Kaldı ki haberi bile olmasa sivil halka doğrudan ateş etmiş. Hatta orada olmadığını bile söyledi. Telefonunu da kendisinin içeride yazı yazarken erlerden birinin almış olabileceğini söyledi. Bu kadar yalan olabilir mi? Hangimiz komutanın yanına girmeye cesaret edip, üstelik de telefonunu almaya cesaret edebiliriz ki? Akıllı telefon üstelik armaları silsen dahi adam onu kolaylıkla bulabilir. Belli ki bunlar, İngilizlerin, Yahudi Siyonistlerinin FETÖ’yü maşa olarak kullanıp yetiştirdiği elemanlar. Bunu idrak etmek gerekir. Bunun FETÖ’yle ilgisi yok, FETÖ dediğin ufacık dangalak adamın teki. Bu daha büyük bir üst akıl oyunudur. Bu üst akılları bulmak gerekiyor. Ben inanıyorum ki devletimizin bize ihtiyacı olduğu anda bu millet koşulsuz yardıma koşacaktır. Seni, beni, sağcısı, solcusu, sarhoşu, ayyaşı yok. Hep birlikte koşacaktır. Yaralanma anınıza dönmek istiyorum. Yeğeniniz bacağınızdan vurulduğunuzu söyledi ve siz de olayın sıcaklığından dolayı hiçbir şey hissetmediğinizi söylediniz.

Sonrasında neler yaşandı?

Emin YAZICI: Ben yaralandıktan sonra yeğenim gelip bacağımdan kanlar aktığını söyledi. Ağabeyimle yeğenlerim hemen bir araba çevirdi. Beni alıp Beykoz Devlet Hastanesine götürdüler. Saat sabah 5’i gösteriyordu. Dikiş ve pansumanla uğraştılar ama yatış yapmam gerektiğini söylediler. Doktorum çok iyi bir insandı. Zaten o sırada normal hasta vatandaşlar da hastaneye gelmeye devam ediyorlardı. Nöbetçi üç tane doktor vardı sanırım. Biri sadece acilden gelen yaralı vakalarla ilgileniyordu. O sırada da hastane polisi gelip tutanaklarımızı tutuyordu. Bana yatış yapmam gerektiğini söylediğinde itiraz edip yatmayacağımı söyledim. Doktor kabul etmeyince dışarı çıkıp hava almak istediğimi söyledim. Onu da kabul etmedi. En son gidip namaz kılmam gerektiğini söylediğimde izin verdi. Biz de hemen o sırada hastaneden kaçtık, gittik. Dışarı çıkıp etrafta dolanmaya başlayınca etrafta sessizliğin hakim olduğunu gördük ve Allah’a şükrettik. Olaylar bitmiş, herkes dağılmıştı ve huzurlu bir sessizlik vardı. O gece vatandaşları sokaklara iten gücün, ruhun manevi cesaret olduğunu, Allah tarafından içinizden korkunun alınıp yerine cesaret verildiğini söylediniz. Sizce 15 Temmuz ruhunu neden yaşatmalı ve canlı tutmalıyız? Emin YAZICI: 15 Temmuz ruhundaki gaye bence şudur: Bütün milletin vatanına, namusuna sahip çıktığının belgeli bir kanıtıdır. O gün 15 Temmuz’du yarın Ağustos olur başka zaman olur. Tüm dünya bilsin ki Çanakkale savaşındaki o ruh yine bu ruhtu ve yine olursa tekrar bu milli ruhumuzla cevap vereceğiz.

O gece yaşadıklarınızdan ve hastane sürecinizden sonra psikolojik sıkıntılar yaşadınız mı? Sela okununca o geceye döndüğünüz ve hislendiğiniz oluyor mu?

Emin YAZICI: Bedensel ve fiziksel olarak yaralansam, etkilensem bile psikolojik olarak herhangi bir sıkıntı yaşamadım. Bu yönde de destek almamı gerektirecek bir şey olmadı. Sela okunması da bir salavat şeklidir, kulun Mevla ile buluşmasıdır. O gece selaların okunması insanların muazzam şekilde rahatlamasına vesilesi oldu. Kimi imam sela okudu kimi imam Fetih Suresi okudu. Mevla o insanları oraya çıkarmasaydı ne sela ne de Fetih Sureleri okunacaktı. Gerçek anlamda bir savaş ortamıydı bu yüzden Fetih Suresi okundu. Çünkü dış güçlerin soğuk sularda içeriye girmek için bekledikleri söyleniyordu. Suriye’ye, Mısır’a yaptıklarını bize de yapıp bizi içeriden fethedeceklerdi. Sizin evden çıkıp köprüye gitme anınızdan yaralı bir şekilde eve dönme anınıza kadar ki bu süreçte eşiniz ve çocuklarınız nasıl etkilendiler? Eşinize sormak istiyorum.

Siz nasıl etkilendiniz?

Emin Yazıcı’nın eşi: Ben o gece uçak seslerini duyup dışarı çıktığım zaman, ‘’Eyvah! Biz de Suriye gibi olacağız.’’ dedim. Ondan sonra eşimi aradım, eşim telefonu açtığında arkadan silah sesleri geliyordu. Eşime, “Orada durma eve gel, vuracaklar seni.” dedim ama eve dönmeyi kabul etmedi. Sonra tekrar aradım ama açmadı. Bir zaman sonra yeğeni çıktı telefona. Yeğeni telefona çıkınca benim içimi korku kapladı bir şeyler olduğunu hissettim. Eşimin nerede olduğunu sordum. Bana, “Yenge korkma amcam vuruldu. Biz hastanedeyiz ama durumu iyi.” dedi. Vurulduğunu duyduğum an haliyle çok kötü hissettim kendimi. Telefonu amcasına vermesini söyledim çünkü sesini duymak ve yaşadığını öğrenmek istiyordum. Sesini duyana kadar çok tedirgindim, duyunca rahatladım. Tabii eve gelince onu dünya gözüyle yaralı haliyle görünce bile insan rahatlıyor. Yaşadığına şükrediyorsun. Kızım ve çocuklarım da bu süreçten psikolojik olarak etkilendiler. Kızım yanıma gelip, “Anne neler oluyor, savaş mı çıktı, biz ölecek miyiz?’’ diye soruyor ben de onu teselli ediyordum. Sabaha karşı televizyonlardan darbenin önlendiğini, ortalığın durulduğunu öğrendik ve rahatladık. Allah Cumhurbaşkanımıza zeval vermesin. İyi ki o gece başımızdaydı. Aklımdan hep Suriye gibi mi olacağız düşüncesi geçiyordu.

Emin Bey, sizce o gece halkın sokaklara dökülmesindeki etkenler nelerdi?

Emin YAZICI: O gece, halkın sokaklara hiçbir şey düşünmeden çıkmasında büyük paya sahip olan Recep Tayyip Erdoğan’dır. O sokağa çıkma yeteneğini, cesaretini, manevi gücünü Allah bizim genetik kodlarımıza işlemiş. Sen tohumu toprağa attığın zaman suyu vermezsen o tohum çıkmaz. Biz insanız ve birer tohumuz, bize su lazım. Suyu o gece kim verdi? Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan verdi. Tohumu kim yarattı? Allah yarattı. Cumhurbaşkanımız o gece öncü ve komutan olarak, “Sokağa çıkın ve devletinizi bırakmayın.” dedi. Onun sokağa çıkın çağrısı olmasaydı yine sokağa çıkanlar olacaktı ama bu kadar fazla çıkan olmayacaktı. O gece korkudan arınmıştım. Keza ağabeyim bel fıtığıyla yarı kambur bizimle yola çıktığında oraya vardığımızda düzelmişti. Bu Allah’ın bize bir hikmetiydi. O gece onca barut, silah kokusuna rağmen havadaki kötü moleküller yoktu. Yaylaya çıkmışız da temiz hava alıyoruz gibiydi, öyle temiz ve güzel bir hava vardı. Allah’ın nuru tecelli etmişti.

Büyük mucizelere gebe olduğunu söylediğiniz o gecede, sizin hiç unutamadığınız bir olay var mı?

Emin YAZICI: Evet var tabii ki, asker bize doğru doğrudan hedef gözetip ateş ediyor ama o mermi değmiyordu. Bir diğeri, televizyonlarda gördüğümüz o sarıklı beyaz cübbeli dedemizi bir daha gören eden olmadı. Bu tarz hadiseler Bedir Savaşı’nda da Çanakkale Savaşı’nda da yaşandı.

Yaşadığımız bu kötü süreçten sonra 15 Temmuzların bir daha yaşanmaması adına neler söylemek istersiniz?

Emin YAZICI: “En büyük eksiğimiz, insanların birbirine saygı duymamasıdır. Kişi, duygu, düşünce, ideoloji ne olursa olsun fark etmez. İnsana sırf insan olduğu için saygı gösterilmelidir. Allah insanları yarattı, beş parmağın beşi bir değildir. Herkes farklıdır ama bu farklılıklara karşı saygıdan asla taviz verilmemelidir. Ben bakıyorum adam sırf Müslüman değil diye adamı insan yerine koymuyorlar. Allah’ın emri böyle değil ki. Allah belli bir müddet verdi o müddete kadar herkes istediği yolu seçebilir. Ama doğru yol, Hak yol budur. “Bunu seçmeniz sizin için hayırlıdır.” dedi. Acılarınızı tazeledik, yaşadığınız kötü günleri sizlere hatırlattık. Sorularımıza içtenlikle cevap verdiğiniz için teşekkür ederiz. Emin Yazıcı: Ben teşekkür ederim.