15 Temmuz darbe girişimini ilk nereden duydunuz, neler hissettiniz? Sonrasında yaşanan gelişmeleri bize anlatır mısınız?

MURAT DURSUN: Herkesin olduğu gibi bizimde gün içerisinde planlarımız vardı. Çok enteresandır benim 15 Temmuz günü Avrupa yakasında olmam lazımdı. O akşam aslında köprünün diğer kanadında olmam lazımdı. Tevafuk mu deriz, tesadüf mü bilemiyorum ama o gün rahatsızlandım ve saat 16.00 gibi erkenden eve gitmek zorunda kaldım. Evde dinlenirken akşam saatlerinde darbe haberleri ile sarsıldık. Köprünün bir tarafının asker ve jandarma tarafından kapatıldığı haberi ile gecenin seyri değişmeye başlamıştı. Daha sonra takip ve gözlem sürecimiz oldu. Cumhurbaşkanımızın “Dışarı çıkın!” talimatına kadar hep ülkemizin geleceği hakkında fikir alışverişinde bulunduk. Aile fertlerimiz yaş itibari ile 1980 Darbesi’ni gördükleri için bir taraftan da onların tecrübelerine danışıyorduk. Babam televizyonda darbe haberlerini duyduğu anda, “Eyvah ülke 50 sene geri gitti.” dedi. O sözü hiç unutmadım mesela.

Biz de bir yandan sürekli sosyal medyadan, televizyondan, internet sitelerinden Cumhurbaşkanımıza dair bir haber olup olmadığına baktık. Başına bir şey gelmiş olmasından, ele geçirmelerinden korkmaya başlamıştık. Cumhurbaşkanımızı televizyondaki meşhur canlı yayın konuşmasını yaparken gördüğümüzde içimize su serpildi. Cumhurbaşkanımızın çağrısından sonra kız ve erkek kardeşim, amcalarım, tüm aile bireylerim ile birlikte hemen organize olup her birimiz belli noktalara gidecek şekilde dağıldık. Fakat bundan öncesi var. Herkes, “Cumhurbaşkanımız çağrı yaptığı gibi biz hemen evden çıktık.” diyor. Bunun bir süreci vardır. Darbeyi görmüş ve yaşamış bir anne babanız varsa dışarı çıktığınız anda başına gelebilecekleri hesap edebiliyorlardır. Bu yüzden hemen “Hadi git!” demezler. Onun bir kritiğini yaparsınız, helalleşme anları olur. Normalde anneler daha tutucu olurlar ama ne hikmetse o gece annem, ‘’Hadi ne duruyoruz, gidelim!’’ diyerek bizi organize etti. Hep birlikte arabaya atlayıp gittik.

Bir kader çizgisi vardır ya hani, kırılma noktasını ben evden çıktığım andan itibaren yaşamaya başladım. Hatta babam bana, “Sanki sen o gece evden çıkarken gazi olarak döneceğini bilir gibi davranıyordun.” dedi. Arabadayken üç tercih hakkım vardı. Köprüye gidebilirdim, Üsküdar Meydanı’na inebilirdim ya da evimizin yakınındaki Çevik Kuvvete gidebilirdim. Amcam Üsküdar’a gitmemizi istedi ama ben ısrarla köprüye gitmek istedim. Kader çizgisindeki kırılma noktası burasıdır. Üsküdar Meydanı’na gitseydik hiçbir şey olmadan eve dönebilirdik. Kısıklı’ya vardığımızda orada inip arabayı yolun ortasında bıraktık. Çünkü yolları kapatmışlardı. Malınızın hiçbir değeri kalmıyor gözünüzde. Vatanın birliği her zaman daha ulvi geliyor. O kadar farklı bir hava vardı ki anlatamam. Hem korkuyorsunuz hem tedirginlik var hem nerede bu millet diye merak ediyorsunuz. Bağlarbaşı’na doğru çıkarken daha fazla insan kalabalığı görmeye başladık. Ellerinde bayraklarla, tekbirlerle milli şuurla dolu bir kalabalık bize doğru yaklaşmaya başladı. Kısıklı’da köprüye giden iki tane beton bariyerini polisler kapattı. Bizi geçirmiyorlardı. Sonra polisin koluna girip bir şekilde ikna edip o bariyerlerden köprüye doğru geçmeye başladık. Köprüye vardığımızda ben bizimkilerden ayrılıp biraz hava almak, düşünmek istedim. Çünkü panikle evden çıktık, ne yapacağımızı bilmiyor olmak beni biraz bunalmıştı.

Ben uzaklaşınca havadaki mermi izlerini görebileceğim bir yere ulaştım. Köprünün sağ ayağında bir insan kitlesi birikmeye başlamıştı ama ben köprünün sol tarafında kaldım. Yanımda birkaç insan daha vardı. Resmen açık hedef konumundaydık. Orada neden beklediğimi ve ne yaptığımı da bilmiyorum. Eğilip, ne yapacağımı bilmeden bilinçsiz bir şekilde durdum. Dizlerimi kırıp oturduğumda o an karşımdaki askerlerle göz göze geldik. Sonra mermi sesleri, insanların bağırışları çığlıklarla birleşince çok farklı bir ambiyans oluştu. Filmlerde izlediğimiz savaş sahnelerindeki gibi bir ortam vardı. O sırada ne oluyor ne bitiyor, diye eğilip bakmaya başlarken yanımdan aksakallı bembeyaz giyimli bir adam geldi geçti. Ben şu an onu ruhani bir varlık olarak nitelendiriyorum ama o zaman ona normal bir adam gözüyle bakmıştım. O yanımdan geçince kaç yaşında adam korkmuyor sen mi korkacaksın, diye kendimle hesaplaşmaya başladım. Sonra kalkıp kalabalıkla birlikte büyük Türk bayrağını açıp gişelere doğru yürümeye başladık. Gişeleri geçer geçmez bizi taramaya başladılar. Sağımdaki, solumdaki insanlar vurulup düşüyordu. Ne yapmam gerektiğini de bilmiyordum. Aklımdaki tek şey koşup onlara saldırmaktı ama onu yapınca da vurulacağını biliyorsun. Etrafımda insanlar vurulup yere düşünce arkama doğru bakmaya yeltendim ve o an vuruldum. Beni tutup oradan çıkarttıklarını, asfalta yatırdıklarını hatırlıyorum. Sonra araba çevirmeye çalıştılar. Bir tane araba durmadı ama ikinci çevirdikleri araba durdu. Bacağım parçalandığı için oluk oluk kan akıyordu ve adamın arabası komple kan olmuştu.

Haydarpaşa Numune Hastanesine gittik. Ben sanıyorum ki benim gibi 5-10 kişi ancak vurulmuştur. Şuurum kapalı olmadığı için bazı şeyleri hatırlıyorum. Mesela sedye bekliyoruz fakat sedye değil tekerlekli sandalye gelip beni aldı. O an zaten bir şeylerin ters gittiğini anladım. Hastaneye girdiğimde gördüğüm manzarayı filmlerdeki sahnelere benzetecek olsam öyle bir film sahnesi bile yoktur. Çok garip ve vahim vakalar gördüm. Parçalanmış insanları görünce onların yanında benim hiçbir şeyim yok, diye düşündüm. O sırada ailemi arayıp haber verdim. Sadece o hastanede olduğumu biliyorlar nerede olduğumu bilmiyorlardı. Haliyle tüm odalara girip beni aramışlar. Bana sıra gelmesini beklerken artık bacağım morarmaya başlamıştı, tedavi edilmezse büyük ihtimalle kangren olup kesilirdi. Doktor enjeksiyon lastiği ile bacağımı bağlayıp beni başka bir hastaneye sevk etti. Acıbadem Hastanesine girdiğimde oradaki manzara da aynı şekildeydi. Beni nihayet sabah saatlerinde ameliyata aldılar. Yoğun bakımdan çıkıp yatakta gözümü ilk açtığım anda hemen koluma baktım. Kolumda kelepçe olup olmadığını kontrol ettim çünkü darbe girişiminin ne şekilde sonuçlandığını bilmiyordum. O geceden sonra bir yıllık hastane maceram başlamış oldu, bacağımda hala beş tane pıhtı olduğu için günde 7-8 tane ilaç kullanıyorum. Bacak var ama işlev yok, tek bacakla kalırsam ne yapacağımı düşündüm hep. Ama çok şükür bacağım uzun tedavi süreçleri sonrasında kurtarıldı. 15 Temmuz darbe girişimi sürecinde sizi etkileyen maddi veya manevi bir olaya şahitlik ettiniz mi?

MURAT DURSUN: Maddi olarak aklımdan çıkmayan şu komik olayı size anlatmak istiyorum. Benim arabam yolun ortasındaydı. Arabamın yedek anahtarı, saatim, telefonum hepsi köprüde düşmüştü. Ertesi gün olaylar bittiği için arabayı köprünün ortasında bıraktığımı hatırladım. Yolun açık olduğunu söylüyorlardı. O zaman arabaya ne oldu, diye düşünüp amcama arabaya bakmasını söyledim. O da bana tankın hepsinin üstünden geçtiği için ancak hurdasının kalmış olabileceğini söyledi. Ben yine de bakmasını rica ettim. Bizimkiler gidip baktıklarında oradaki arabaların paramparça olduğunu fakat benim arabamda çizik dahi olmadığını gördüler. Alıp arabayı getirdiler. Bu benim için çok ilginç bir moral kaynağı oldu. Sonra, “Madem öyle bir de telefonumu arayın bakalım.” dedim. Telefonumu bir adam açtı. Adam almış telefonu sahibi arayıp ulaşsın diye şarja takmış. Gidip telefonumu da o şekilde almış oldum. O gece hiçbir şekilde malınızı düşünmüyorsunuz. Her şeyimiz gitsin ama yeter ki devletimize bir şey olmasın mantığıyla hareket ediyorsunuz. Bazı şeyleri parayla satın alamazsınız. Manevi olarak da unutamadığım bir anım vardır. Beni hastaneye götürdüklerinde orada evladını kaybetmiş bir anamız beni görünce ağlayıp, “Benim çocuğum öldü, Allah onun ömrünü senin ömrüne katsın.” diye dua etti. Bazen o dua sayesinde yaşadığımı düşünmüyor değilim. 15 Temmuz gazilerine yönelik olumlu tavırların yanında, azımsanacak derecede olsa da olumsuz yaklaşanlar oluyor. Siz böyle olumsuz bir tavırla karşılaştınız mı?

MURAT DURSUN: Olumlu yaklaşan oran yüzde 90 ise olumsuz yaklaşan oran ancak yüzde 10’dur. Çevremiz böyle bir olay karşısında sokağa çıkacağımızı zaten biliyordu. Hayatta zıt görüşler her zaman vardır. Ülkemiz o gece öyle vahim bir süreç atlattı ve şu an çıkıp hala tiyatro diyenler oluyor. Sivil gazilik onları tatmin etmiyor. Fakat bana göre gazi olmanın, şehit olmanın ayırt edilecek bir tarafı yoktur. Vatan bu, seni beni olur mu hiç! Darbe gerçekleşse 1980’de olduğu gibi bir sağdan bir soldan asarlardı. Bu tarz olaylarda tek ortak nokta vatanımız olmalıdır. Darbe girişimini medyadan takip etmiş biri olarak, medyanın o geceki tutumunu nasıl buldunuz?

MURAT DURSUN: O gece şaşılacak derecede birlik halinde hareket eden bir medya ile karşı karşıyaydım. CNN Türk ve Doğan Medya Grubu’ndan böyle bir hamle beklemediğimiz için çok şaşırdım. Medya organlarının 15 Temmuz gecesi birlik halinde hareket etmeleri yerinde ve doğru bir karardı. İnsanları bilgilendirme ve yönlendirme konusunda yeterli hizmeti verdiklerini düşünüyorum. 15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesinde en büyük paya sahip olan unsur veya unsurlar nelerdir?

MURAT DURSUN: 15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesinde büyük paya sahip olan 3 kişi hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Benim gözümde ilk sırada Devlet Bahçeli var. Muhalif parti olarak ilk açıklamayı yapması, darbenin karşısında olması benim için çok değerli. MHP, emniyette, orduda, sivil hayatta karşılık bulan bir partidir. İkincisi Turgay Güler. O gece çok mantıklı hareket etti. Sonrasında da tanışma, konuşma ve birlikte konferans verme fırsatı elde ettim. O gece selaları okutturması, belediye araçlarını sokağa indirtmesi çok mantıklı davranışlardır. Çünkü panik halinde mantıklı davranmak herkesin harcı değildir. Üçüncü unsur da CNN Türk muhabiri Hande Fırat’tır. O da aynı şekilde panik ve telaş anında Cumhurbaşkanımızla canlı yayına bağlanma hünerini sergileyebildi. Onun yanında çok doğru ve yerinde sorular sorarak Cumhurbaşkanımızın insanları doğru şekilde yönlendirmesine aracılık etti. Telefonu tutarken ki kararlılığı ve darbe karşıtlığı alkışı hak ediyordu. Babanızın da söylediği gibi, darbeler ülkemizi 50 yıl geriye götürecekken bu grup neden darbe yapmaya kalkıştı?

MURAT DURSUN: Darbe yapmaya kalkışmalarını ben, iktidar olma isteklerine bağlıyorum. Güç zehirli bir şeydir, kimin elinde olursa olsun insanı bir süre sonra zehirler. Bunlar da gücü elinde tutmak, iktidar olmak istediler. Siyaseten hiçbir şey yapamadılar çünkü içeriden sürekli bir baskı var. Askerin polisin tüm devlet kademelerinin bunların elinde olduğunu düşünüyorduk ama meğer değilmiş. Ellerinde hiçbir şey kalmadığı için herhalde yapabilecekleri en son şey olan darbeye girişme hamlesini yaptılar. Ben her zaman şuna inanıyorum. Dinimizde bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmekle eşdeğerdir. Buna rağmen gelip Müslümanları, belki komşusu, beki akrabası olan insanları öldürmeye çalıştılar. Üstelik senin vergilerinle alınmış, senin silahlarınla bunu yapmak istediler. Bu benim gözümde direkt ihanettir, hainliktir. Siz gözünüzü sabah yaralı halde hastanede açtınız. Darbeciler başarılı olmuş olsaydı Türkiye nasıl bir sabaha uyanmış olurdu ve sonraki süreçte neler yaşanırdı sizce?

MURAT DURSUN: Ben herkesin söylediği tarzda idam sehpalarının kurulacağı senaryosuna katılmıyorum. Ama Mısır’daki yargılama sürecinden daha kötü bir yargılama süreci olacağını düşünüyorum. Bir insanı öldürmek o insanı kahramanlaştırmaktır. Tayyip Erdoğan’ı assanız iki yaşındaki bir çocuğun bile kalbine kazırsınız. Onu halk gözünde kahraman ilan edersiniz. Medyayı ellerine alıp, kurguyu hazırlayıp Cumhurbaşkanının kaçtığı imajını servis ederlerdi. Halkın gözündeki imajını yıpratıp, insanlardaki güveni kırarlardı. İtibar zedelenmesi bence ölümden daha kötü bir şey. Çünkü yıllarca kötü anılacak ve öyle hatırlanacaksın. Bunların yapacağı şey, asmak değil ama halkın gözünde daha kötü imajlar yaratarak insanların inancını kırma çalışmaları olurdu. 15 Temmuz gecesi sizi ve diğer binlerce insanı sokağa çıkaran bir ruhun varlığından bahsediyoruz. 15 Temmuz ruhu dediğimiz bu milli şuuru canlı tutmak ve gelecek nesillere aktarmak için sizce neler yapılmalıdır?

MURAT DURSUN: Benim gözümde 15 Temmuz gecesi ve 15 Temmuz ruhu haksızlığa dur diyebilmektir. Kimse hakkını yedirtmek istemez. Seçtiğim bir lider için birilerinin “Hayır onu isteyemezsin, onu seçemezsin!” demelerine karşı durdum. Ben en doğal refleksimi gösterip o gece sokağa çıktım ve karşı durdum. Bu yüzden 15 Temmuz ruhunun canlı tutulması gerektiğine inanıyorum. Bunun gelecek nesillere aktarılması için de o gece ve sonrasında yaşananlar çok doğru ve tüm çıplaklığı ile anlatılmalıdır. Halk köprüye çıkıp tankı teslim alıp bayrak salladı. Hepsi bu kadar mıydı yani? Yaşananları tüm şeffaflığı ile anlatmak gerekiyor. Hatta bunun bir kin olarak yaşatılması gerektiğini düşünüyorum. Bunun sadece belli bir gruba karşı değil, devlete kast edecek her türlü düşmana karşı beslenecek bir kin olarak yaşatılması gerektiğini düşünüyorum. Evet 15 Temmuz ruhunu canlı tutmaya çalışmalıyız ama bu düşmana karşı olan kinimizi de canlı tutmak zorundayız. O gece evde oturanlar için adam gidip kendini feda etmiş, evine dönememiş. Bu fedakârlığı nasıl unutabilirsiniz ki! Biz hiç kimse tarafından kahraman ilan edilmek, ödüllendirilmek istemedik. Şehit ailelerine saygı duyulmasını istedik. Biz toplum olarak çok fedakâr ve sağduyulu insanlarız. Allah bir daha 15 Temmuzlar yaşatmasın. Amin. Röportaj için teşekkür ederim.

MURAT DURSUN: Rica ederim.